|
T.C. CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI
ANKARA, 21.5.1997 İDDİANAME
SAYl: SP.13 Hz.1997/109 Anayasa Mahkemesi Başkanlığına
Davacı...................................: Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı Davalı....................................: Refah Partisi Dava.....................................:
Anayasamızın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği
açıklıkla anlaşıldığından, REFAH PARTİSİ'NİN TEMELLİ KAPATILMASINA
KARAR VERİLMESİ İSTEMİ Dayanılan Yasa Maddeleri.........:
Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrası. Dava Tarihi............................: 21.5.1997
Refah Partisi'nin aşağıda ayrıntılarıyla
açıklayacağım eylemleri, Siyasi Partiler Kanunun parti kapatılmasına
neden olacak pekçok hükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve
4121 sayılı yasanın 7 inci maddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir. <<Bir siyasi
partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki
fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesinince
tesbit edilmesi halinde karar verilir>> Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ise; <<Siyasi
Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik
Cumhuriyet İlkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktadörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlayamaz, suç işlenmesini teşvik edemez>> hükmüne yer
verilmiştir.
Anayasamızın 11 nci maddesi: - Anayasa hükümleri
yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve
kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır? hükmünü, 138. maddesi de:
"Hakimler, Anayasa kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine
göre hüküm verirler"kuralını içermektedir. Anayasa'nın 11 ve 138.
maddeleri karşısında mahkemelerin hüküm verirlerken Anayasa hükümlerini
dikkate almak zorunda oldukları bir gerçekliktir. Ancak aynı konuda
farklı biçimde düzenlenmiş yasa ve Anayasa kuralları varsa ne
olacaktır? Bilindiği gibi Anayasadaki yasaklar somut ve soyut
olmak üzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar yada yasaklamalar,
içerikleri tam olarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama organı bunları
somutlaştırmak ve Anayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır, yoksa
görevini savsaklamış olur. Soyut sayaklar yasama organınca
somutlaştırılmadıkça idare ve yargı tarafından doğrudan uygulanmazlar.
Anayasada yazılı açık ve net yasaklamalar ise, kendiliklerinden ve
doğrudan doğruya uygulanabilir. (Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiye'nin
İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsan
Hakları, 1992, 5.53-54; Prof. Dr. Zafer Gören, Başsavcılığımıza yazdığı
görüş bildirme yazısı) Anayasa Mahkememiz, 1963 yılında verdiği
iki kararda, Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan
kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden yürürlükten kaldırmasının
mümkün olamayacağı belirtilmişse de; o tarihte yürürlükte olan 1961
Anayasasının geçici 9 uncu maddesinde Anayasa Mahkemesinin göreve
başladığı tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında iptal davası
açılması gerektiği hükme bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine
bir karar vermesi olanaksızdır. Buna rağmen, 1963 yılından sonra
verdiği birçok karara göre (3.6.1976 gün ve 13/31; 3.7.1964 gün ve
22/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün ve 8/3; 3.6.1976 gün ve
13/31; 17.8.1971 gün ve 47/61 sayılı kararlar) Anayasada sadece özü
belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen
bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini
zımmen ilga edebilmelidir. Aslında 1982 anayasasının 177 inci
maddesindeki: "mevcut kanunların Anayasa aykırı olmayan hükümleri veya
doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11 nci maddesi gereğince
uygulanır" açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin değindiğimiz
kararlarına tarihi bir değer atfedilebilir. DANIŞTAY'a göre:
"Anayasanın temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla
düzenlemesi ve bu hüküm daha önceki kanunlarda bulunup, aynı konuyu
düzenleyen Anayasa hükümlerinin uygulanması tabiidir" -12.2.1970 gün ve
2/1 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararı- Yargıtay Ceza
Genel Kurulu kararına göre de: "Özel kanunun düzenlediği bir konunun
Anayasanın bir hükmüyle açıkça düzenlenmiş olması halinde zımni ilga
bulunduğu, doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği
belirtilmiştir" 15.1.1962 gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel Kurulu Kararı- 23.7.1995
gün ve 4121 sayılı yasanın 7 inci maddesiyle Anayasamızın 69 ve 68 nci
maddesinde, Siyasi Partiler kanununun yürürlüğe girmesinden sonra
değişiklik yapılmıştır. Bir siyasi partinin hangi eylemlerin odağı
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tesbite dilmesi halinde temelli
kapatılmasına karar verilebileceği, Anayasamızın 68 nci maddesinin
dördüncü fıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak
biçimde belirtilmiştir. O halde, bir siyasi partinin laik
Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği,
Siyasi Partiler Kanunun 103. maddesi gözönünde tutularak değil,
Anayasamızın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir. Siyasi
Partiler Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılsa, Anayasamız doğrudan
uygulanarak bir siyasi parti kapatılmıyacak mıdır? Elbette
kapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde oybirliği vardır. Özel
yasa olan Siyasi Partiler Kanunu yürürlükte olduğu sürece, açık ve net
olan Anayasa hükümleri dahi uygulanamaz, kaldırılsa uygulanabilir demek
de mümkün değildir. Çünkü Anayasa hükümlerinden hiçbiri "yedek norm"
niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde en üst mevki-dedir. Bütün
Bu nedenlerle Başsavcılığımız, laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı
haline geldiği için Refah Partisi hakkındaki kapatma istemini,
Anayasamızın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 nci
maddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır. ANAYASAMIZA GÖRE LAİKLİK 1982
Anayasa 1 nci maddesinde, devlet şeklini "Türkiye Devleti bir
Cumhuriyettir" diyerek belirtmiş ve 2 nci madde de de Cumhuriyetin
niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre; <<Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde
insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
Devletidir>> Değiştirilemeyecek hükümleri düzenleyen 4.
madde, 2 maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez ve
değiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece
Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan laiklik ilkesinin
değiştirilemeyeceği açıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır. 1982 Anayasanın "Başlangıç" kısmında yer alan; "Hiçbir
düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının
Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi
değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve ınkılapları ve
medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin
gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya
kesinlikle karıştırılmayacağı..." Şeklinde bu ifade ile "Laiklik ilkesi" nin açık ve kesin surette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca; <<Türkiye
Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün
belirlediği milliyetçilik anlayışı ve o'nun inkılap ve ilkeleri
doğrultusunda>> Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin
benimsenmesi sonucu zımnen "Laiklik ilkesinin" Anayasa yön veren
ilkeler arasında bulunduğu anlaşılmaktadır. Anayasanın 176 ncı
maddesine göre, Başlangıç kısmı, Anayasanın dayandığı temel görüş ve
ilkeleri belirtir ve Anayasa metnine dahildir. Aynı maddenin
gerekçesinde de Başlangıç kısmınırı Anayasanın diğer hükümleri ile
eşdeğer olduğu ifade edilmiştir. Batı sözlükleri, laikliği genel
olarak "din ve ruhbanlıkla ilgili olmayan" diye tanımlarlar Yrd. doç.
Dr. Bihter'in (Vural) Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve. Anayasa
Mahkemesi kararlarında laiklik: Aslında laiklik dini değil, hukuki
bir kavramdır. Hukuki açıdan laiklik, kısaca ve genel olarak din işleri
ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak üstenen
sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin
birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile,
ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet v.b. gibi ceplerinin din
kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşama zorunluluklarına, gereklerine
göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini
birleştiren bir rejim anlaşılır. - Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve
Laiklik, s.25- Laiklik ilkesi ile dinin siyasi ve hukuki bir güç olması engellenir. Dinler,
dünya işlerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl
ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar - Hüseyin
Batuhan, Laiklik ve Dini Taassup, 5.60- <<Demokrasi
herşeyden önce laikliğe dayanır. Gerçek demokrasiler laik olanlardır.
Zira demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu
unsurların gerçekleşmesi ancak, dini zorlamaların olmadığı laik
toplumlarda mümkündür. Anayasa Mahkememizin 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı kararında laiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı belirtilmiştir; <<a. Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olması esasını benimseme. b.
Dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini ininç bölümünde
aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak
suretiyle dini Anayasa inancası altına alma. c. Dinin, bireyin
manevi hayatın aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara
ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak
amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve
sömürülmesini yasaklama ç. Devlete, kamu düzenini ve haklarının
koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi
tanıma niteliklerinden oluşmu bir ilkedir>> Anayasa
Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye'deki
laiklik anlayışının batıdaki Hristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve
düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerin
laiklik anlayışı ile de benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hristiyan
ve İslam dini inanç ve gereklerinin farklılığına değinildikten sonra
kararda şöyle denilmiştir; <<Dini ve din anlayışı farklı
olan bir ülkenin laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi
batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve
beklenemez. - Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında laiklik
ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilki oluşturur Başka bir
anlatımla laiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk
devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu
doğurabilir>> DAVAMIZA DAYANAK YAPTIĞIMIZ DELİLLER: 1. 3511 sayılı Yasanın 2 nci maddesiyle 2547 sayılı yasaya eklenen ek m.16. hükmü şu şekilde idi; "
Yükseköğretim kurumlarında, dersane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve
koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini
inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması
serbesttir.>> Bu hükmün iptalinin istenmesi üzerine, Anayasa
Mahkememiz sorunu (bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel
inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı) şeklinde saptadığı
7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında, laik bir devlette hukuk
kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğu, kişilerin iç
dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensipleriin
yasallaştırılmasının düşünülemeyeceği vurgulandıktan sonra; "Tevhidi Tedrisat Kanunu gereğince dinsel eğitimin bile laik devlet anlayışına göre yapılması gerekir. -
Birlikte çalışma yapanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları,
dayanışmaları yarınları için bile gerekli iken, onları dinsel
gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir işaretle belli
etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı
yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve
görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar. - Dersliklerde ve ilgili
yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilerden uzak kalınması
zorunluluğu nedeniyle yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan
başörtüleri laik bilim ortamıyla bağdaştırılamaz. Laiklik ilkesine ve laik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz. -
Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve
olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü,
istediğine inanma hakkıdır. Laiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak,
dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve
Atatürk ilkeliriyle sınırlı alduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da
değildir. - Yükseköğretim kurumlarında dinsel giyim esaslarını
içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine,
giyim nedeniyle dinsel bir el atmada bulunmaktadır. - Söz konusu yasa hükmü, Anayasanın 174. maddesinde yazılı Devrim Yasalarına da aykırıdır>> gerekçesiyle, Anayasaya aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir. Anayasamızın
138/son maddesi hükmüne göre; <<Yasama ve yürütme organları ile
idare , mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare,
mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremez>>. Okullarda öğrencilerin dinsel
kuralların emrettiği biçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının
laiklik ilkesine aykırı olduğu kesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla
belgelenmesine rağmen, Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah
Partisinin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen
her konuşmalarında okullarda ve hatta Devlet dairelerinde başörtüsü ile
öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia
ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler, hatta genel başkan
Erbakan <<İktidar olduklarında Rektörlerin başörtüsüne selam
duracağını>> bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir. "Başörtüsü"
konusunda yapılan eylemlerin yaygınlığı, bu hususta parti üyelerince ve
yöneticililerince binlerce konuşma yapıldığının dikkatli televizyon
izleyicilerince dahi açıklıkla saptanması karşısında; bu partinin
yalnız bu konudaki eylemleri, söz ve davranışları bile laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline geldiğini kabule yeterlidir. 2. 23 Mart
1983 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un Başbakanlığında Siyasi
Parti Liderlerinin Anayasa Değişikliği konusunda yaptıkları 3.
toplantıda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan; (Benim
inandığım şekilde sen yaşayacaksın" tahakkümünün ortadan kalkmasını
istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin
içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli, bu bizim tarihimizde
de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes
kendi mezhebine göre bir hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur
içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur
olayım?... Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir
parçasıdır) diyerek, laik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan
kaldıracak önerilerde bulunmuştur. (Ek 1) 3) Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada: (Şimdi
ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek. Adil Düzen
kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak,
kansız mı olacak bu kelimeliri kullanmak bile istemiyorum amma,
bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu
kelimelir kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye'nin şu anda birşeye
karar vermesi lazım. Refah Partisi Adil Düzen getirecek. Bu kesin şart,
geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı
mı olacak. Altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir. 4-
Yine Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın 13.1.1991 günü
Sivas'ın Sıcak Çermik ilçesinde Refah Partisinin Eğitim Seminerinde
yaptığı, çeşitli basın organlarında yayınlanan, hatta Deniz Kuvvetleri
Komutanımız Güven Erkaya tarafından 28.2.1997 günü yapılan Milli
Güvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok gazete haberine göre
Sayın Erbakan'ın sessizce dinlemekle yetindiği iddia edilen konuşmada
(Ek 2); (- sen Refah Partisi'ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin
kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslamanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş
yok... Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için
çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin... Bu parti İslami
cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette
bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın, her faaliyette
karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan
faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman
mısın? Bu orduda asker olmaya mecbursun... Cihada para vermeden
müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile
ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını
beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına
verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur'anı hakim kılmak isteyene
gideceğiz. Hepimiz Refahçı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz...
Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor. Neden? Çünkü Refah demek Kur'an
nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir) demiştir. 5-
Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, laikliğe
aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, Devrim
Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek
vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve
eylemlerinin hoş karşılanmadığını kanıtlamaya çalışmıştır. 6-Refah
Partisi üyesi olup, laiklik ilkesine aykırı söz ve eylemleri tesbit
edilen pekçok kişi var. Bunlardan önemli görevler yüklenmiş olan ve
konuşmaları video, kaset ve doğruluğundan kuşku duyulamayacak
tutanaklarla tesbit edilen kişilerin konuşmalarından bazı bölümleri
değerlendirmenize sunuyoruz. A- Refah Partisi Rize Milletvekili
Şevki Yılmaz'ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün
21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant
çözümünde, (Biz Kur'an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde
Allah Resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği
görülmektedir. Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul'da yaptığı konuşmada; (Sizleri
ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız... Bugün Kur'anın
kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi? Ben hesap ettim.
Kur'anı Kerimin'in % 39'u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti
rafa kaldırılmış... Kur'an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk
okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad
bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer Hakkın ihkakı için, hakkın
yayılması, Allahın kelimesinin yükselmesi için yapılacak iktidar
çalışmasına cihad derler. Cenabı Hak bunu siyasi mücerretten
emretmemiş. Cahudiden emretmiş. ne demek? Ordu halinde yapılır.
Komutanı bellidir... Namaz kılmanın şartı iktidarın
müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu
müslüman olacak... Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler
yapmak sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp
yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır...
bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüzliranın 30 lirasını kız ve
erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur'an Kurslarına ayırırken, 60
lirasını da iktidara giden siyasi kuruluşlara ayıracağız... Allah bütün
Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat
menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size
diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur'an yolunda
koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir... Allah'ın size
soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam devleti olsun diye niçin
çalışmadın? Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye
İslamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu,
meseleyi halledeceğiz... Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu
Yahudi Abraham bile anlamıştır... Kim iktidar müslümanın eline geçmeten
cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir ya başkaları tarafından
görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir Peygamber devleti ele
geçirmeden harbe müsaade vermemiştir... Müslüman akıllı olur.
Karşısındaki düşmanı nasıl yenececeğini göstermez. Kurmay çizer, asker
uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin
komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker
olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır...) demiştir. Aynı
kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996 tarihli konuşmasında
şöyle diyor. (Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli
milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam hatip ayırımı değil
Liselileri de aynı İmam Hatip ruhuyla yetiştirmek... İnanlara din dersi
yetmez. Bir de ahiret hazırlık dersi konulmalıdır... Bu ülkede en büyük
terör, en büyük isyan Allaha ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep
birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden
sonraki hayata hazırlık yaptıralım... Samsunspor?un taraftarı olur da
Allahın taraftarı olmaz mı bu dünyada... Elhamdülillah şimdi kilit taşı
omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaşdık. Bir
buçuk milyar İslam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı
tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.)
demiştir. B- Refah Partisi Ankara Milletvekil Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale'de yaptığı konuşmada; (Bu
vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm
başkalarınındır... Türkiye yıkılıcak beyler. Türkiye Cezayir olur mu
diyorlar? Orada % 81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, % 81 lere
ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci
batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve
namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan
yerine köpek yerleştirecek kadar köpek yerleştirecek kadar köpekleşen
ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum.
Boşuna uğraşmayın. Kırıkkaleliler?in ellerinde gebereceksiniz)
demiştir. Bu konuşmaya ait çözümünün tamamını inceleyen Prof. Dr. BAHRİ
ÖZTÜRK. 25.9.1995 tarihinli Bilirkişi Raporunda; (Konuşmada
özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar
arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca
sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse
<<gebertilecekle-rine>> kadar varan düşmanca hareketlerin
hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de,
örneğin <<bütün hesapları biz soracağız. İstiklal Mahkemelerinin
hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hocanın hesabınıda biz
soracağız gibi faildeki amaca ortaya koyan ifadelere sıklıkla yer
verilmektedir. Sanığın eylemi TCK.nun 312/2.maddesine göre <<suç
işlemeye dolaylı tahrik>> suçunu oluşturur.) denilmektedir. Refah
Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'ın bu konuşmasına ait
kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli
teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir. Söz konusu
kasetlerden biri DALAMAN ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah
Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan SÜLEYMAN AKBULUT ve 1995
yılında bu görevi devralan ilçe başkanı ÖMER HALİT MALATYALI,
24.10.1995 tarihinde Dalaman C.Savcısı SİNAN ESEN'e verdikleri
ifadelerde <<üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm) yazılı bu kesetin
kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından
gönderildiğini>> açıklıkla belirtmişlerdir. C- Refah
Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı AHMET TEKDAL,
24.11.1996 günü Kanal D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen
konuşmasında şöyle diyor: (Parlamenter sistemin hakim olduğu
yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi
sadedinde gayet sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır.
Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek
ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef
olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için Cenab-ı Hakka
hesabını veremeyecektir ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden
gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye'de hak
nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisidir.) D-
24.11.1996 günlü Kanal D'de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan
Refah Partisi Ankara Mİlletvekili HASAN HÜSEYİN CEYLAN, görüntülü bant
çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi; (Asker kalkmış diyor ki,
PKK.lı olmanıza müsade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, Bu kafayla
çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır.) demiştir. E- Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı ŞÜKRÜ KARATEPE, 10 Kasım 1996 günü Atatürk'ün hatırasını anmak için yapılan sonra: (Hakim
güçler <<ya bizim gibi yaşarsın, yada her türlü fitneyi, fesadı
içinize sokarız>> diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar
bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yanşıtamıyorlar. Bu sabah
ben de, resmi görevim,sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü
püslü görünüşüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza
saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü
törenlere katıldım. Belki Başbakan'ın bakanların, milletvekillerinin
bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu
düzen değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman
ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiş.
orada bulunan Refah Partisi Kayseri Milletvekili MEMDUH BÜYÜKKILIÇ;
(Başkanımızın duygularımıza tercüman oldu) demiştir. F- 8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İBRAHİM HALİL ÇELİK, Meclis Kulisinde; (Refah
Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür.
Cezayir'den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi
böyle gelecek Fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK'lı ile başedemedi.
Altı milyon İslamcıyla nasıl başedecek. Rüzgara karşı işerlerse
yüzlerine gelir. Bana vurana bende vururum. Ben sapına kadar
şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber 10 Mayıs 1997
günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde
yayınlanmıştır. G- Refah Partili Sincan Belediye Başkanı,
Sincan'da düzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist Örgütü
Liderlerinin büyükboy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza "şeriat
enjekte edeceğini" söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince
tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı SEVKET KAZAN,
mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede
kendisini ziyaret etmiştir. 7. İddianamemizin (6) numaralı bölümde
açıklanan konuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda
gösterilmesine, gazelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu
konuşmaları yapanlar hakkında Refah Partisince hiçbir disiplin işlemi
yapılmış olması, bu konuşmaların Refah Partisi yöneticilerincce de
benimsendiğinin, hatta teşvik edildiğinin en açık delilidir. 8.
Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş
yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğu, en gelişmiş demokratik
ülkelerde bile kavramış; her demokratik devlet, bazan anayasa ve
yasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla
<<din eğitimini>> daima denetim altında bulundurmuştur.
Zira <<din adamı>> ihtiyacını karşılamak için açılan
okullar dışında, milyonlarca çocuğunun din eğitimi görerek ve düşünce
yapısının bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devlet, laik
devlet olarak nitelendirilmez. Bazı örnekler vermek gerekirse
(örnekler için bakınız <<1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa
Mahkemesi kararlarında laiklik>> Yrd.Doç.Dr. Bihterin Dinçkol,
Kazancı Yayınları, 1992, 5.123-128): A.B.D.'de Anayasanın Ek 1 nci
maddesi gereğince , din eğitimi devletçe-desteklenmemektedir. Yani
A.B.D.'de resim okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. A.B.D'de resmi devlet okullarıda öğretmenlerin dini kisve taşımaları yasak edilmiştir. Engel
V.Vitale davasında (1962) Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi devlet
okullarında dua okutulmasını Amerikan Anayasasına aykırı görmüştür. 1948
yılında görülen Mc. Collom Board Of Education davasına konu olan
olayda, kamu okulların da serbest saatlarde, dini ders öğretmenlerinin
ücretsiz olarak ve velilerinden izin de alarak boş odalarda ders
vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme, vergiler ile desteklenen
devlet okul binalarının, dini doktrinleri yaymak için kullanıldıkları
dolayısıyla Evorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden hareket
anayasaya aykırılık yargısına varmıştır. Amerika Federal Yüksek
Mahkemesi 1943 tarihli West Virginia V.Barnette davasında da
<<Anayasal takımyıldız içinde eğer bir sabit yıldız varsa o da,
hiçbir resmi makamın, politikada, milleyetçilikte, dinde yada düşünce
ile ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olacağını buyurma
yetkisine sahip olmadığıdır.>> şeklinde kararını açıklamıştır.
Böylece devletin dini konularda da insanların inaçlarına etkide
bulunamayacağı görüşü ortaya konulmuştur. İsviçre Anayasasının 49 uncu maddesine göre, hiç kimse din deslerine katılmaya zorlanamaz. Almanya
Federal Cumhuriyeti Anayasasının 7.maddesine göre <<Din dersi
devletin denetim hakkına halel gelmeyecek şekilde yapılacaktır.>>
Almanya'da ayrıca çocukların din dersine katılıp katlımamaları
velilerin isteğine tabi tutulmuştur. İngiltere'de Eğitim Yasası
(Educational Act) <<dini inancı olmayan birine dini eğitim
yaptırılamaz.>> hükmünü taşımaktadır. Okulların
laikleştirilmesi, Fransa'da 19 ncu yüzyılın sonlarında
gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda devlet okullarında din öğretimi
kaldırılmıştır- Encychopedia Britannica, Volüma 6, l5th edition, s.
418- Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti Anayasasının 174 ncü
maddesinde <<Dinsel topluluklar, sadece din adamlarının
yetiştirilmesi için din okulları açabilir>> hükmü ile, dinsel
eğitimin sınırlarını çizmiştir - Yaşar Gürmüz, Anayasalar,1981, s.319- 3.3.1340
gün ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanununun 3 ncü maddesinde
<<Maarif Vekaleti Yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere
Darülfünunda bir ilahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi
hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için
ayrı mektepler küşat edecektir>>. Anayasamızın 174 üncü
maddesinde sayılan ve <<Anayasaya aykırı olduğu şeklinde
anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı>> vurgulandıktan sonra
İnkılap Kanunlarının en başında yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat
Kanunu Anayasa hükmü haline gelmiştir. O halde,1) Gereğinden fazla
ilahiyat fakültesi açılması, 2) İmam Hatiplik gibi din görevi görecek
memurların yetişmesini sağlayacak adedi geçecek şekilde, başka bir
anlatımla milyonlarca çocuğumuzu dini eğitime tabi kılacak şekilde İmam
Hatip okulları açılması açıkça Anayasaya ve eğitimde laiklik ilkesine
aykırıdır. Hal böyleyken politikacılarımız, ihtiyacın kat be kat
üstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca çocuğumuzun dini
eğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin "Laik devlet"
"Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet" olup olmadığını tartışmalı
hale getirmişlerdir. Bu durumda Milli Güvenlik Kurulunun, görevi
gereği <<ihtiyaç fazlası İmam Hatip Okullarının kapatılmasını
veya bundan böyle yeni İmam-Hatip Okulları
açalmasını>>hükümetimize tavsiye ve bunu ısrarla takip etme hakkı
doğmuşken; Refah Partisinin mütemadiyen yeni İmam Hatip okulları
açılması gerektiğinin propagandasını yapması; Milli Güvenlik Kurulunun
aldığı sekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını hükümeti tavsiye etme
kararı. İmam Hatip Okullarından bir tanesini bile kapatma sonucu
doğurmayacağı öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim
görmelerini engellemediği halde, bu tavsiye kararının hayata geçmemesi
için düzenlediği eylemler ve tüm yöneticilerinin bu konuda halkı
kışkırtıcı konuşmalar yapmalarının, laiklik ilkesine aykırı eylemler
olduğundan kuşku duyulmamalıdır. İSTEK: Yukarıda açıklanan
nedenlerle, REFAH PARTİSİNİN TEMELLİ KAPATILMASINA KARAR VERİLMESİ,
Anayasamızın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası yollanmasıyla 68 nci
maddesinin 4 ncü fıkrası gereğince talep olunur. 21.5.1997
Vural SAVAŞ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
|