|
T.C. ANAYASA MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA
Esas No: 1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma) 04.08.1997
İddianameye Cevap Veren Davalı : Refah Partisi DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı KONU:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.05.1997 Tarih ve SP.13 Hz.
1997/109 Sayılı İDDİANAME'sine karşı ön savunma ve cevaplarımızdır.
CEVAPLARIMIZ
Yargıtay C.Başsavcılığınca "Laikliğe aykırı eylemlerin odağı" olduğu
iddiası ile Refah Partisi hakkında, Anayasa'nın 69. maddesinin 6.
Fıkrası yollaması suretiyle 68. maddesinin 4. Fıkrası ileri sürülerek
açılan kapatma davasına karşı cevaplarımızı "7 bölüm" halinde arz
ediyoruz.
I . BÖLÜM
GİRİŞ
1. FASIL:
DÜNYA'DA VE TÜRKİYE'DE "DEMOKRASİ", "İNSAN HAKLARI" VE "ÖZGÜRLÜKLER" İN GELİŞMESİ
BİRİNCİ KISIM: DÜNYA'DAKİ GELİŞMELER
DÜNYA KÜRESELLEŞİYOR. ARTIK BİR ÜLKENİN ÇAĞDAŞLIĞI “DEMOKRASİ”, “İNSAN HAKLARI” VE “ÖZGÜRLÜK” STANDARTLARI İLE ÖLÇÜLÜYOR.
A.1. FAŞİST VE MÜDAHALECİ DENEMELER İNSANLIĞA SAADET GETİRMEDİ
İnsanlık kısa bir süre sonra 21. asra girecektir. Bulunduğumuz
noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genel bir bakış yaptığımızda
1. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yeryüzünde imparatorlukların
geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından sonra
artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.
Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya,
Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist ve
müdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar "Devlet esastır,
vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir." zihniyetiyle
hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar,
çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Mussolini ve Stalin dönemlerini
yaşadı. Bu dönemler ne faşist liderlerin kendi halklarına, ne de
insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi ve
İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.
İkinci Dünya Savaşı’nda insanlık en büyük trajedilerinden birini
yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları,
en büyük ızdırapları çekti.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı
tecrübelerden ders alarak, artık kendisine "Demokrasiyi, İnsan Hak ve
Özgürlüklerini" ana gaye edindi. Böylece yeni çağa girdik.
A.2. GÜNÜMÜZDE, BÜTÜN DÜNYADA DEMOKRASİ, İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİN TAM VE KÀMİL MANADA GERÇEKLEŞTİRİLMESİ HEDEF ALINMIŞTIR.
Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulması olmuştur.
Türkiye'nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler
Teşkilâtı’nın kuruluşunda temel esası, "Birleşmiş Milletler İnsan
Hakları Beyannamesi" teşkil etmiştir.
San Francisco'da 26.06.1945’de imzalanan ve 24.10.1945'de yürürlüğe
giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş Milletler Teşkilâtı
kurulmuştur.
Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı imzalayan devletler, andlaşmada
öngörülen amaçların gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarına
yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği
kuralların saptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun
sonucu olarak 10.12.1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu beyannamenin 8.
Maddesinde:
"Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak:
din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek
başına veya topluca açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat,
ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir."
denilmektedir.
Bu teşkilâtın kuruluşunda isminden de anlaşılacağı gibi, milletlerin
ve halkların haklarının korunması esas alınmıştır. Yani asıl gaye,
insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Bu temel
gayenin açıkca ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta,
insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek mânada
tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Bloku’nun çıkardığı
güçlüklerle karşılaşılmıştır.
Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yana
olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir "Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi"
hazırlayıp, ilân etmek mecburiyetinde kalmışlardır.
Avrupa'nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi'ne ilişkin statü,
10 devlet tarafından 5.5.1949'da Londra'da imzalanmış ve 3.8.1949'da
yürürlüğe girmiştir.
Avrupa Konseyi'nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi
kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve
korunmasıdır.
Konsey Statüsü’nün 3. maddesinde, her üye devletin, hukukun
üstünlüğü ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan
haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği,
açıkça belirtilmiştir.
Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarına ve
temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye
devletlerin konseyden çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına
saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.
İnsan haklarını ve ana hürriyetleri korumaya dair olan bu sözleşmeye kısaca "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi" de denilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950'de aralarında Türkiye'nin
de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma'da imzalanmış, 3.9.1953
tarihinde de yürürlüğe girmiştir.
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ, YALNIZ İNSAN HAKLARININ KORUNMASINI
SAĞLAYAN BİR BELGE DEĞİL, AYNI ZAMANDA DEMOKRASİYİ DE SOMUTLAŞTIRAN BİR
BELGEDİR.
Türkiye, imzaladığı bu sözleşme ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.
Nitekim sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık bir ifadesidir.
Madde 9:
"Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din
veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet
ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak
dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder."
Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık "soğuk harp" dönemini
yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde yaşanan
faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetler’deki
baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için
yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla
da soğuk harp dönemi sona ermiştir.
Şimdi 7-8 yıldır; bütün insanlık birlikte yeryüzünde her yerde ve
her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kâmil manada
yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de
el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.
Bu maksatla:
Helsinki'de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa'da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nda bir Nihai Senet ortaya konmuştur.
Helsinki Nihai Senedi'nin 7. bölümünde :
"Katılan devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin
herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak
üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler.
Katılan devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve
kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve
özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların
ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve
des-teklerler.
Bu çerçeve içinde, katılan devletler kendi vicdanının buyruğu
uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onun
gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar."
Bu çerçeve içinde yapılan çalışmaların sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması'dır.
Paris Şartında:
"İnsan hakları ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla
birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti
altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin
başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl
güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması
hürriyetin, adaletin, barışın temelidir.
Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.
Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,
örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;..."
denilmektedir.
Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin etkili bir güvence sistemine
kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının dokunulmaz ve kutsal
olduğunu taahhüt altına almıştır.
Bir yandan bütün dünyanın küreselleşmesi, "aynı standart değerlere"
sahip olması ve diğer yandan da, yeryüzünün her yerinde demokrasi,
insan hakları ve özgürlüğün tam ve kâmil manada yerleşmesi ve yürümesi
için elden gelen gayret gösterilmiştir.
Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlara uygun
"demokrasi, insan hakları ve özgürlük" mefhumları, özellikleri,
detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta
matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur.
Çağdaş dünyanın, "demokrasi", "insan hakları", "özgürlük" açısından
ve bunlara dayalı olarak, "Siyasi Partiler Hukuku" bakımından geldiği
son nokta, aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.
B. İKİNCİ KISIM : TÜRKİYE'DEKİ GELİŞMELER.
B.1. TÜRKİYE BÜTÜN BU ULUSLARARASI DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK STANDARTLARINA UYMAYI TAAHHÜT ETMİŞ BİR ÜLKEDİR.
Türkiye yukarda açıklanan çağdaş ve küresel gelişmeleri adım adım
takip etmiş, bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunların
hükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya'ya
ilân etmiştir.
Nitekim:
Türkiye 24.10.1945'de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948'de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni de 27.5.1949'da onaylamıştır.
Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi'nin 3.8.1949'da yürürlüğe giren
Avrupa Konseyi Statüsü’nü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949'da onaylamış
ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi
Üyesi olmuştur.
Ve yine Türkiye 3.9.1953'te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır.
Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990'da ilân edilen Paris Şartı’nı aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.
B.2. ULUSLARARASI TAAHHÜTLER MİLLİ HUKUKUN BİR PARÇASIDIR.
Anayasanın 90. maddesinde açıkca:
"Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası
kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM'nin onaylamayı
bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır....
Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun
hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa
Mahkemesi’ne başvurulamaz."
hükmü yer almıştır.
Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki
uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini
onaylayarak yürürlüğe koymuştur.
Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ileri
sürülemeyeceği gibi, bunlar milli hukukun bir parçası olduğundan, mer'i
hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.
Aynı şekilde Türkiye;
Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereği kurulan
uluslararası Lahey Adalet Divanı'nı en yüksek bir hukuk mercii olarak
tanıdığı gibi;
Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu'na (AİHK) müracaatını 1987'de, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990'da kabul etmiştir.
Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de üst mahkeme olarak
kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının
ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu
mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.
B.3. ULUSLARARASI STANDARTLARA GÖRE LAİKLİK; DİN, VİCDAN VE İFADE
HÜRRİYETİNİN TEMİNATI OLDUĞU GİBİ; DİNE KARŞI OLMA DA DEĞİLDİR. İNANÇ
HÜRRİYETİNİ TAHDİT VEYA ORTADAN KALDIRMANIN VASITASI OLARAK
KULLANILAMAZ.
Türkiye'nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslararası
anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemli
parçası olarak "Din ve Vicdan Hürriyeti"ni kabul etmiştir.
Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkca görüldüğü
gibi, din ve vicdan hürriyetinin "olmazsa olmaz" şartı olarak kabul
ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:
1. İfade hürriyeti: İnancını açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.
2. Öğrenim hürriyeti: Dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti.
3. Örgütlenme hürriyeti: İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.
4. İbadet hürriyeti: Dininin emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.
Laik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini
kurar ve laik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine
eşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır.
Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre, diğer insan
haklarının tarifinde olduğu gibi laikliğin de ne olup, ne olmadığı
konusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletin temel
esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve buna
uygun olarak da Lozan Anlaşması’yla Türk vatandaşlarının tamamı için
inanç hürriyetinin “olmazsa olmaz” mahiyetindeki unsurları çeşitli
maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.
Nitekim,
Lozan Anlaşması'nın 3. faslı "Azınlıkların Himayesi" başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan
38. madde'de aynen :
"Türk Hükümeti; doğum yeri, milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı
yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından
tam ve kâmil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder."
denilmektedir.
Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kâmil
manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhüt
edilmiştir.
Yine aynı maddede yer alan;
"Türkiye'nin bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlâka aykırı
olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel
olarak serbestce uygulama hakkına sahip olacaklardır."
hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.
Aynı şekilde Lozan Anlaşması’nın 39. maddesinde yer alan
"Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari ilişkile-rinde, din
ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir dili serbestce
kullanması kısıtlanmayacaktır."
demek suretiyle din hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade
hürriyeti uluslararası bir anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat
altına alınmıştır.
Ve yine Lozan Anlaşması’nın 40. maddesinde yer alan;
"Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve
fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan
müstefid olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere
her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep
ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve
buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini
serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik
bulunacaklardır. "
hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din
hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadet
hürriyeti teminat altına alınmıştır.
Aynı şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan :
"Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi
hukuk bahsinde bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her
türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili
azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel
komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye
Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken, Avrupa hukukçuları
arasından, tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem
seçeceklerdir."
Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan :
"Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı
veya dini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına
mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde
mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele icrasından
kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir."
Hükümleriyle, din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve
ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve
adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve
özel hukuk imkânı verilmiştir.
Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunun temeli
olan Lozan Anlaşması’yla uluslararası standartlara uygun olarak din ve
vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının, bütün çağdaş ülkelerde
olduğu gibi Türkiye'de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.
B.4. MİLLİ HUKUKUMUZUN, SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ GAYESİ DE; ÇAĞDAŞ
DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK STANDARTLARINA NOKSANSIZ UYMAKTIR.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin daha kuruluş
esnasında bile, her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir.
O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden
gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan
hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların
ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı sevi-yede olmak
Türkiye'nin her zaman temel gayesi olmuştur.
Siyasi partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir.
Aşağıdaki bölümde (I. BÖLÜM, 2. FASIL, 1. KISIM) dün-yadaki
gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgili
mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne
ifade ettikleri açıklanmıştır.
B.5. TÜRKİYE'NİN UYMAYI TAAHHÜT ETTİĞİ ULUSLARARASI ANLAŞMALARA GÖRE SİYASİ PARTİLER HUKUKUNDA GELDİĞİ SON NOKTA:
Uluslararası andlaşmalar 'kanun hükmünde' olup doğrudan uygulanma
gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri,
Türkiye için bugün gelinen noktada açık ve net ilkeler ortaya
koymaktadır. Siyasi parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde
bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık
nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla
hisettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini
kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar (DURAN,
L.: 'The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in
Turkey', in: Turkish Public Administration Annual, 1984, No:11, sh.3).
Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yılmaz Aliefendioğlu'nun kelimeleriyle ifade edecek olursak:
"Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve
özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı
sürekli göz önünde tutmak, Anayasa'nın öngördüğü devlet yetkileriyle
temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek
durumundadır." ('Karşıoy Yazısı', E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30,
cilt 2, sh.1217/1218.)
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa
Mahkemesi'nin 30. Kuruluş Yıldönümü’nde düzenlenen Sempozyum'un açış
konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir.
Sayın Özden'e göre:
"İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman
yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne
dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul
edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların,
özellikle anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür.
Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar
vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen
göstermesi gerekir." ('Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Göngör Özden'in
Açış Konuşması', in: Anayasa Yargısı, No:9, sh.10/11.)
Anayasa Mahkemesi RaportörüSayın Doç.Dr.Mehmet Turhan'ın da belirttiği gibi:
"Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında,
"kanun hükmünde" olduğu için AİHS'ni Siyasi Partiler Yasası ile
birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de,
Anayasa hükümlerini AİHS'de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve
özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.' (TURHAN, M.:
'Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları ile
İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar', in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl:
1996, sh.420.)
Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS'nin örgütlenme
hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur (Örneğin bkz.
E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).
Dolayısıyla, Türkiye'de bir siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:
a- Siyasi parti kapatma davası AİHS’nin 11. maddesinin ikinci
paragrafında sayılan sebeplerden hangisine da-yandırılmaktadır?
Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit
etmektedir? Genel ahlâka mı aykırıdır? Yoksa başkalarının hak ve
özgürlüklerini mi ihlal etmektedir?
Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.
Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.
Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve
kapsamlarını genişleterek de bu sorular 'olumlu' yönde
cevaplandırılamaz.
Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç.Dr.Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:
"Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve
özgürlüğünün AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan 'milli
güvenlik', 'kamu güvenliği' ve '....başkalarının hak ve hürriyetlerinin
korunması' gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir.
Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke
topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin
bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu
güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti
örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve
husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının
hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle
örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır." (TURHAN, Yeni Türkiye,
sayı 10, sh.422)
b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin
kapatılması isteniyorsa, bunun "demokratik bir top-lumda gerekli" olup
olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK'nun Sosyalist Parti davasında da
vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için
"demokratik bir toplumda gereklilik", katı (strict) bir değerlendirmeye
tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Kasım 1996
tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81) (Ek:
Bölüm I, No:1).
Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyi kapatmanın
"acil bir toplumsal gereksinime"ye (presing social need) matuf olup
olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal
ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.
Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil
gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun parti üyelerinin
eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeye
alınamıyacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir
(Madde 101/d-1).
Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve
düşüncelerinin "potansiyel tehlike teşkil ettiği" ve "ileride büyük
zararlara sebep olabileceği" gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü
kısıtlanamaz.
Bu açıklamalar ışığında İddianamede yeralan ve Sayın Başsavcı’nın
Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış ifade
özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği
açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş
ve konuşmaların AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler
kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, "geniş" ve
"keyfi" yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması
mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları
"çoğulculuk" ve "hoşgörü" olan demokratik bir toplumda "gerekli"de
değildir. Dolayısıyla parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme
hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünün alanını
son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü
savunmayan, başkaları için "açık", "ciddi", "mevcut" ve "somut" bir
tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve
kapatılamamaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist
rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda taze olduğu bir dönemde
Federal Almanya Anayasa Mahkemesi'nin Faşist Parti ve Komünist
Partisi'ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde
değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş
dünyanın bugün ulaştığı noktada, genel kural olarak siyasî partiler
kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin
olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar
kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.
Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi
saygın NGO'ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslararası
dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri
duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah
Partisi’nin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme
Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve 'Generals and
Politics: The Increasing Lonelines of being Turkey', The Economist, 19
Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 - Ek: Bölüm I, No:3).
Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun Türkiye Birleşik Komünist
Partisi ve Sosyalist Partisi'nin kapatılma kararlarını Sözleşme'nin 11.
maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile
aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. (TC.
Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'na yazdığı AKGY+387-2614 sayı
ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) (Ek: Bölüm I, No:4).
2. FASIL:
TÜRKİYE'DE SİYASİ PARTİLER HUKUKU İLE İLGİLİ GELİŞMELER
A. BİRİNCİ KISIM: TÜRKİYE'DE SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ MEVZUATIN VE TATBİKATIN GELİŞMESİ
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa'mızın ""Başlangıç" kısmında
belirtildiği gibi "Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip
şerefli bir üyesi olarak" demokratik ülkeler arasındaki yerini
almıştır. Böylece Anayasa'mız daha "Başlangıç" kısmında Türkiye'nin
demokratik bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından
bütün dünyadaki çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte
olan bir ülke olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir.
Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzden
demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye
dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve
engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz.
Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli
iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini,
muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır.
Milli irade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî
partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan
dolayıdır ki çağdaş dünyada "kutsal devlet" anlayışı yerine,
"demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı" anlayışı
yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve
olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki "kollektif suç" yerine çağdaş
ülkelerde "suçun şahsiliği" prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin
kapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere
paralel olarak Türkiye'mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli
merhalelerden geçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.
Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili siyasî hayata
geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki
çağdaş gelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu
gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.
1.1946 - 1960 Dönemi,
2.1961 Anayasası Dönemi,
3.1982 Anayasası Dönemi,
4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'ndan Sonraki Dönem.
1. 1946 - 1960 Dönemi:
1946 - 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı
Dernekler Kanunu'na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradan
dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.
Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üç şeyden;
müstakil bir Siyasi Partiler Kanunu’ndan, Anayasa teminatından ve
Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası
dönemine kadar devam etti.
2. 1961 Anayasası Dönemi:
1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni bir dönem başladı.
Siyasi partiler "demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları"
olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasası ile
Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasi partileri kapatma davalarına bakma
görevi Anayasa Mahkemesi'ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük
bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da
648 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu çıkarıldı.
Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).
3. 1982 Anayasası Dönemi:
7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilen yeni
Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önem
vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasî
partilerin korunması demokratik rejimin, yani milli iradenin korunması
demektir.
Siyasi partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.: Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).
Çünkü;
"Demokratik siyasî hayatın motoru siyasî partilerdir." (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, 5. baskı, Ankara-1993, sh. 166).
Anayasa Mahkemesi'nin bir kararında da belirtildiği gibi;
"... çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine
katılmaları temel koşuldur... Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç
almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara
ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu
kuruluşlar, ... vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir"
"Siyasi partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen
yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları
kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî
partiler.... siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır."
"Siyasi partiler, demokratik rejimin 'olmazsa olmaz' şartıdır."
(Anayasa Mahkemesi, 16.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD, sayı.30,
(sh.1061-1229) sh.1184).
Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:
"Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır." (mad.68, fıkra 2).
"Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar." (mad.68, fıkra 3).
Siyasi partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, "serbest kuruluşlar"dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).
Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmünde değillerdir.
Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerinden
dolayıdır ki; Anayasa'mız siyasî partilere Devlet'in yeterli mali
yardım yapmasını öngörmüştür (mad.68, fıkra 7).
Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa'mızın amir hükmüne göre:
"Siyasi Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve
kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve
usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" (mad.69,
fıkra son).
Anayasa'nın sözünü ettiği kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'dur.
4. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönem:
Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.
Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça "kutsal devlet" anlayışı yerine
"demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı" hakim olmaya
başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellesinin
en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki
yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış
ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların
kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok
vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında
kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıyla izah
edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı
gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına
bağlamıştır.
Ayrıca Anayasa Mahkemesi'ne kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30
gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünü de
getirmiştir.
Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de siyasî
partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslar
getirilmiştir.
Türkiye'deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa
hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık
bir şekilde ortaya koymaktadır.
B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLER HUKUKU’NDA ULAŞILAN SON MERHALE:
Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan hakları ve
özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara
paralel olarak Türkiye'deki son elli yıllık gelişmeler de ana
hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye'de bu gelişmelere uygun olarak
Siyasi Partiler Hukuku'yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya
konulmuştur.
Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye'deki Siyasi Partiler
Hukuku'nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir.
Halihazır durumu belirtirken:
B-1. Anayasa'da yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,
B-2. Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,
B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.
Şöyle ki;
B.1. ANAYASA'DA SİYASİ PARTİLER LEHİNE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER:
Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne dahil etmek için Anayasa'mızda, 1995
yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikler yapılmıştır.
Değişikliklerin amacı; Siyasi Partiler Hukuku'nda en son çağdaş
normların Türkiye'de uygulanmasını sağlamaktır.
Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.
a.Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:
1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralel olarak
Türkiye'mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibi
benimsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda
kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.
Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin,
var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübut
bulması halinde mümkün olabilecektir.
1) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,
Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan
kapatma sebepleri şimdi Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki
hususlara inhisar ettirilmiştir.
2) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar
ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,
Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almaları kat'i
surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkede
bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır (mad.69, fıkra 9).
3) Bir siyasi partinin, Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında
belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması.
Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili
maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî parti
kapatılabilir.
b. Siyasi Partilere Katılım ve Siyasi Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:
1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş, siyasî
yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü ve
etkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.
Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim
üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemiş
gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken
1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.
Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik teşkilâtı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.
c. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasi Partinin Kapatılmasının Sonuçları Hafifletilmiştir:
Şöyleki;
1. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelli olarak
kapatıldığı zaman, 1995'ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihte
parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık
sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin
milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.
2. Anayasa'da 1995'te yapılan değişiklikten önce "temelli kapatılan
siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları,
genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki
yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu,
yöneticisi ve deneticisi olamazlar"dı. Günümüzde ise bu yasaklar sadece
partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale
getirilmiştir.
3. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasına sebep olan
kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ile
Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)
B.2. SİYASİ PARTİLER KANUNU'NDAKİ DEĞİŞİKLERLE ULAŞILAN SON MERHALE:
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'muz, bir partinin kapatılmasını,
bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesini beş
kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.
Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması
ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye'mizde de 1986 yılında 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır.
Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın bir
üyenin ihracını talep edebilmesi için bu üyenin "hüküm giymesi" şartı
getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile
dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır.
Bu şartlar:
1.Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
2.Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3.Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.
Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemiş olmalı ki
yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa'da siyasî partiler
lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı
artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve
daraltmıştır.
Gerek 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda 1986'da yapılan
değişiklikler, gerekse 1995'te Anayasa'da yapılan değişiklikler, sonuç
olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkân
tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye
kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.
B.3. ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHATLARINDAKİ GELİŞME:
Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelere paralel olarak "parti kapatılmaması ilkesi" yönünde gelişmiştir.
Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerin kapatılma
sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986
yılında yapılan değişiklikle de "odak" olma sebebiy-le siyasî
partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını
belirtmiştik.
Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye'deki çağdaş mevzuat
gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki
gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek
istiyoruz.
Nitekim Yüksek Mahkeme, 500'e yakın sanık ve 80'e yakın eylemle
suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir "odak" haline
gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi'nin odak haline gelmediğine karar
vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/1, K.1993/1,
[R.G.18.8.1993 /21672]).
Yine Yüksek Mahkeme'miz, tüzük ve programıyla Anayasa'nın 136.,
Siyasi Partiler Kanunu'nun ise Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin
korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik
Barış Hareketi Partisi'nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir
(E. 1996/3 [Siyasi Parti-Kapatma] Sayılı dava ile ilgili gerekçeli
karar henüz yayınlanmamıştır).
|