3. FASIL:
BU DAVA DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELERE TERS DÜŞMÜŞTÜR.
A. BİRİNCİ KISIM: ÇAĞDAŞ DEMOKRASİLERDE SİYASAL PARTİLERİN KAPATILMASI, İFADE VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜKLERİ İLE BAĞDAŞMAZ.
Dünya ve Türkiye'nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler,
insan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son
noktayı göstermektedir. Bu noktada Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği
son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız
gerekir.
Parti kapatma davalarında AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10.
maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate
alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer "örgüt"
olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî
alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının
öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
AİHK'nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik
Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme'nin 11.
maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis
oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey
davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar
Tarihi: 26.11.1996, para.86) (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber
AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma
davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle
biz Sözleşme'nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.
AİHS, 11. maddeye göre:
"1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara
katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne
sahiptir.
2. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan,
milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi,
sağlık ve ahlâkın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin
korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama
konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu
haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez."
AİHS'nin 10. maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:
"1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve
resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın
bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde,
devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan
engellemez.
2. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler,
demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü
veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi,
genel sağlık yada ahlâkın korunması, başkalarının ün ve haklarının
korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi ya da
yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan
kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir." (AİHS 10 ve 11.
maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz.
I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition,
Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh.330/331).
Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade özgürlüğü ve
örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte (10/1 ve 11/1),
sonra da bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini
belirtmektedir (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki
Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise
kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.
Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul
edilen Van Dijk ve Van Hool'un da önemle vurguladıkları gibi, bu
maddelerin ikinci pragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni,
genel ahlâk gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması
gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın
yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş
yorumlandığında Sözleşme'nin öngördüğü hakların korunması "hayal"
olmanın ötesine geçemeyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL:
Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second
Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The
Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal
Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81).
Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve
örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna
göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle
haklara yapılan müdahalelerin "yasayla öngörülmesi" (prescribed by law)
ve "demokratik bir toplumda gerekli" (necesary in a democratic society)
olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda
sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun
neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya
koymuştur. AİHM, "Silver v.UK" davasında bu ilkeleri dört ana madde
altında özetlemiştir:
(a). [Demokratik toplumda] 'gerekli' sıfatı... 'izin verilebilir,'
'sıradan', 'faydalı', 'makul', ya da 'arzu edilir' gibi ifadelerin
esnekliğine sahip değildir.
(b) Taraf devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan
bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların
Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz [Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi]nindir.
(c) 'demokratik bir toplumda gerekli' ifadesi (haklara yönelik)
müdahalelenin 'acil bir sosyal gereksinimi' karşılaması ve 'meşru
amacını aşmaması' demektir.
(d) Garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları
içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v.United Kingdom
davası, 25 Mart 1983, Series A, N:61; [1983], 5 EHRR 347, para.97.)
ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili
kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın
kullanımının "açık ve mevcut bir tehlike" (clear and present danger)
oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. "Schenk v. United States"
davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).
Supreme Court yargıcı Brandeis'e göre;
"ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı
tek başına haklı gösteremez. İnsanoğlu cadılardan korktu ve kadınları
yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu
özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair
endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir."
("Dennis v.United States" davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer
bir yaklaşım için bkz. ("Butler v.Michigan" davası 352 U.S. 380 [1957],
sh.383).
Ancak başkaları için "açık", "mevcut" ve "ciddi" bir tehlike
sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir.
Profesör Ronald Dworkin'in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda
yalan yere 'yangın var!" diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren
davranıştır [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth,
1977, sh.204].
Buradaki tehlike "açık", "mevcud" ve "ciddi"dir. Bu unsurlar
gerçekleşmediği halde, "potansiyel tehlike“ yada “yoruma başvurma“
suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin
sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının “bugün değilse
bile ileride tehlike oluşturabileceği“ faraziyesi ile kısıtlanması söz
konusu olamaz.
Parti kapatma davalarında AİHS'nin 10. maddesiyle korunan ifade
özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve
daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde
ortaya koymuştur. AİHM'nin "Handyside" davasında çizdiği "demokratik
toplum" resmi, daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada
tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş
demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik
sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. "Handyside
v.UK" davasında AİHM "ifade özgürlüğü" ve "demokratik toplum"
arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir:
“İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup,
bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel
şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece 'lehte', 'gücendirmeyen' veya
'tarafsız' 'bilgi' ve 'düşünceler' için değil aynı zamanda devleti veya
belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi
ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar 'demokratik toplum'un
vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş
görüşlülüğün) gerekleridir”. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976,
Series A, No:24; /1979-80) 1 EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday
Times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v.
Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14
EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para.
63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38,
IVoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca
tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece
önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce
onaylanmış, "sakıncasız" düşünceler için değil, statükoyu eleştiren
hatta siyasî sistemi "rahatsız" edebilecek "aykırı" fikirler için de
geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade
özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun
olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak
için kaçınılmazdır.
B. İKİNCİ KISIM : BİR HUKUK DEVLETİ OLAN TÜRKİYE'DE, REFAH PARTİSİ’Nİ KAPATMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır
Türkiye'de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra
etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan miletvekili ve yerel
yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel
Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye
başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde
62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Grup
oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları
önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel
Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir
Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını,
yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları
kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde
158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye'nin en büyük partisi olarak
TBMM'nde grup oluşturmuştur.
Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda
faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz
temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel
yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim
sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.
Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel
Seçimleri’nde Türkiye'nin en büyük partisi hüviyyetini kazanan
Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz,
Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî
başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük
koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti’nin
kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini
üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince
üstlenilmiştir.
20. Yasama Dönemi’nde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil
edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis
İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince
deruhte edilmiştir.
Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve
Araştırması Komisyonlarında Partimiz Milletvekilleri görev ifa
etmişlerdir.
Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.
Bu arada önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı
olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyet'inin 54. Hükümeti
aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM'nce
reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek
bakan sıfatıyla 54. Hükümet’te görev alan Partimiz temsilcilerinin
siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça artaya çıkmıştır.
Siyasi sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla
Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da
bahsedilemez.
Nitekim; Prof.Dr.Erdoğan TEZİÇ'in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:
"Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi
düşünülemez." (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi
Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5).
Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile
Türkiye'nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır.
Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı
üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimleri’nde % 10, 1991
Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimleri’nde %
20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 22 oy almış bir partidir.
Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet
gösteren ve Türkiye'nin en büyük partisi olan Refah Partisi'nin
kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasa’nın 2.
maddesinden devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş
olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa'ya aykırılık arz edecektir!
Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de
açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi, sempatizanlarıyla Türkiye'nin üçte
birini temsil etmektedir.
Bu topluluğun demokratik rejimde yok farzedilmesi de gözardı
edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık
söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca
ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak
gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük
hizmetleri ifa etmiş olah Refah Partisi'nin iktidarda iken ve laikliğe
aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM'ne verilen Gensorunun TBMM'nce
reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar
yıllarca bütün Sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir
dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve
tekrar edilmiş olmasına rağmen, hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan,
Partiye haber vermeden, birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye'de
hem de modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.
(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No:3)
(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No:6)
(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No:7)
(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No:8)
Bütün ulusararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan
şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve
Türkiye'de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi'ne değil
daha çok Türkiye'ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası
görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki
mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç
birini yerine getirmeden açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına
bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük
önem taşımaktadır. Yüksek Mahkeme’nin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz
adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle
inanıyoruz.
Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul
bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas
bakımından hiç bir hukuki mesnede dayanmadığı, hiç bir tereddüte mahal
bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.
,
II. BÖLÜM: DAVA İLE İLGİLİ ANAYASA VE KANUN HÜKÜMLERİ
A. BİRİNCİ KISIM: ANAYASA HÜKÜMLERİ 23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin:
MADDE 68- (fıkra 4) Siyasi partilerin tüzük ve programları, Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet
egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.
(fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler
kurulamaz.
MADDE 69-(fıkra 1) Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında
faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki sınırlamalar
dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.
(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve
programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun
hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler;
faaliyetlerini de takip eder.
(fıkra 6) Siyasi partilerin, kapatılması, Cumhuriyet
Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce karara
bağlanır.
(fıkra 7) Temelli kapatılan siyasi partilerin kurucuları ile her
kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi
ve denetiçisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir siyasi partinin
mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasi parti de
kurulamaz.
(fıkra 8) Siyasi partiler, yabancı devletlerden, uluslararası
kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir
suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve
bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar
ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket
eden siyasi partiler de temelli kapatılır.
(fıkra 9) Siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve
kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin
MADDE 68-(fıkra 4) Siyasi partilerin tüzük ve programları ile
eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilklerine aykırı
olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini
teşvik edemez.
MADDE 69-(fıkra 4) Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce
kesin olarak karara bağlanır.
(fıkra 5) Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68’inci maddenin
dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma
kararı verilir.
(fıkra 6) Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak,
onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin
Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir.
(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.
(fıkra 8) Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya
faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa
Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de
gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka
partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.
(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk
uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.
(fıkra 10) Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve
kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve
usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.
B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDAKİ HÜKÜMLER"Görevli mahkeme ve savcılık"
MADDE 98- Siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya
Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin açacağı dava üzerine, Anayasa
Mahkemesi’nce, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Hükümleri uygulanmak
suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa
Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için
ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.
Anayasa Mahkemesi’nce verilen kararlar kesindir.
Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların
araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve
yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan
bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasa’nın ve kanunların sadece
hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun
dışındadır.
Cumhuriyet Başsavcısı’nın görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili
veya Cumhuriyet Başsavcısı Yardımcıları siyasi partilerin kongrelerini
izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı siyasi partilerden
incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.
Siyasi partiler, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.
Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.
Cumhuriyet Başsavcısı’nın soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı
yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma
sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları
Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazılı muvafakatına bağlıdır.
Siyasi Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu
MADDE 99- Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin,
Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek
üzere Siyasi Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.
Bu Kurul, Yargıtay Ceza Daireleri Başkanları’ndan kurulur. Bunların
en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde
dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile
toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.
Siyasi partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması
MADDE 100- Bir siyasi partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer
alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından paritinin kapatılması davasının açılması:
a)Re’sen,
b)Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
c)Bir siyasi partinin istemi üzerine,
olur.
Ancak, bir siyasi partinin Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan dava
açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel
seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu
bulunması, ilk büyük kongeresini yapmış olması, partinin merkez karar
ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava
açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti
adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılı
olarak yapılmış olması gerekir.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanı’nın veya partinin yazılı
isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli
delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan
Adalet Bakanı’na veya siyasi parti genel başkanlığına yazı ile
bildirir.
Adalet Bakanı’nın veya siyasi partinin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün
içinde siyasi partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu’na yazı ile
itirazda bulunma hakkı vardır.
Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı
haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı
Anayasa Mahkemesi’ne dava açmakla yükümlüdür.
Bu maddenin birinci fıkrasının [b] ve [c] bentlerinde yer alan
hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya
milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de
yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar
geçecek süre içinde uygulanamaz.
Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması
MADDE 101- Anayasa Mahkemesi’nce bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini
düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe
konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer
alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya
bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca
veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel
kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine
aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya
karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı
faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan
yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine
aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kurulu’na
partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya
televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan
maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii
veya kurulu tarafından bu Kanunun 4’üncü kısmında yer alan maddeler
hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten
başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavacılığı söz konusu
organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden
ister. Parti üyeleri 4’üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine
aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet
Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden
ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem
yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet
Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin kapatılması
hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenmiş
iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti
tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el
çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak
çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer.
Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve
gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve siyasi parti
temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları
da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.
2- (1) numaralı bend gereğince bir siyasi partiden kesin olarak
çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasi partinin kapatılmasına sebep
olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesi’nin kapatma
kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre
ile başka hiçbir siyasi partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz,
seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve
milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye
kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız
aday gösteren siyasi partiler hakkında da (1) numaralı bend hükümleri
uygulanır.
Bir siyasi parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin
olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da patinin kapatılmasına sebep
olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.
95’inci madde hükmü saklıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:
MADDE 102- Siyasi partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi
hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığı’nın istediği bilgi ve belgeleri,
belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde
vermeyen siyasi partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir
yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği
ve istek yerine getirilmediği takdirde o siyasi partinin kapatılması
için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre
içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet
Başsavacılığı o siyasi partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde
re’sen dava açabilir.
Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:
MADDE 103- Bir siyasi partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 ‘inci
maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline
geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesi’nce
kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı
haline geldiği, 101’inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu
fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve
bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez
karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup
genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten
benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur."
III. BÖLÜM: DAVANIN USUL BAKIMINDAN REDDİ GEREKİR
A. BİRİNCİ KISIM: BU DAVAYA BAKILAMAZ. USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADESİ GEREKİR.
A.1. PARTİ KAPATMA DAVALARINDA, YARGILAMANIN GÜVENCESİ, USUL
KURALLARIDIR. Yukarıda da açıklandığı gibi siyasi partilerin
uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma
kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda
düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve
halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale
getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri ,
TÜSİAD Raporu, s.51).
Siyasi partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:
a.Davanın açılmasından önceki safha
b.Yargılama safhası.
a. Davanın açılmasından önceki safha :
Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay
C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasi partiler hakkında, ancak hangi şartlar
altında kapatma davası açılabileceği, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve
103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa'da yapılan
değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa
değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;
".....partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler
için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen
Anayasa Mahkemesi'nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı
sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, siyasi partilerin bu ilkelere
uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir.
Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı
olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere
aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde
temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak
haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM,
Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Görülmektedir ki,
siyasi partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının yasaklara aykırı
olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya
bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu
açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir siyasi parti hakkında, yasak
eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma
davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.
Buna göre bir siyasi partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı)
haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5
şartın hepsinin birlikte sübut bulması ile mümkündür.
Bu şartlar:
1.Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
2.Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3.Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
4.Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
5.Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.
Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.
b. Yargılama Safhası :
Bilindiği gibi, siyasi partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay
C. Başsavcısı’nın, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi'nce bakılmaktadır
(Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa
Mahkemesi'nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).
Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma
davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden
ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın
mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu
şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia
edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak
haline gelip gelmediğini tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.
Siyasi Partiler Yasası'nın 103. maddesi yollaması ile 101.
maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de,
her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır?
Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin
yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu
sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.
Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu
ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkeme’nin
kararlarıyla teyid edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 tarihli, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında:
"2820 sayılı Yasa'nın getirdiği düzenlemeye göre, siyasi partilerin
101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü
kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda
doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak
eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti
üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi
kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından "hüküm
giyme" ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde
belirlenen "tebligat" ve buna karşın "üyelikten çıkarma" koşuludur.
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Yasa'nın 103. maddesinin en önemli öğesi
olan "101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını" gözetmediği, eş
anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım'da yer alan hükümlere aykırı
eylem ve konuşmalarından dolayı "hüküm giyme" ile tebligatta bulunma ve
buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri
hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını
yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği
görülmektedir.
Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde yazılı
kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı
kapatma isteminin reddi gerekir." (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672)
demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava
konusu olayda bu presedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma
iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.
Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül
kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkeme’ye
göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir
ki, bizzat kendisi Anayasa'da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence
kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad
yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.
Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.
A.2. BU DAVANIN AÇILMASINDA KANUNUN ÖNGÖRDÜĞÜ ŞARTLAR YERİNE
GETİRİLMEMİŞTİR. Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı
açılmıştır.
a) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın
iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69.
maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını
göstermektedir. Gerekçe olarak da
"....Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değilde, konuyu
ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki
bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir....'"
düşüncesini ileri sürmüştür.
Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasa’nın anılan
maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu
kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de
değildir.
Keza Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında siyasi parti kapatma
ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde
belirtilmiştir.
Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, halen yürürlükte
bulunan ve Anayasa'nın değişik 68 ve 69. maddeleriyle mübayenet halinde
bulunmayan Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerine
dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli
değildir.
Çünkü;
"Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters
orantılıdır."(AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54).
b) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar
da yerine getirilmemiştir.
Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa'nın laiklik ilkesine
aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil
olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir.
Ancak bu üyeler hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nun öngördüğü;
-"Hüküm giyme",
-"Uyarıda bulunma",
-"Üyelikten çıkarma",
-"Kesif şekilde işlenme" ve
-"Yetkili kurullarca benimseme"
şartlarının sübut bulması gereğine Başsavcılıkça uyulmamıştır.
Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden
yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların
beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.
Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli
görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava
açılmıştır. Öte yandan Siyasi Partiler Kanunu'nun 98. maddesi,
Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve
soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet
Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna
rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine
gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.
Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin bir bir
yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey
sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden
bire Anayasa Mahkemesi'ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan
duymuştur. Halbuki Anayasa'nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili,
öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan
etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak
yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye
bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi
ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı
işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.
Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan
siyasi partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük siyasi
kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu'nun 53.
maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar
dahi imkân tanınmaması kabul edilemez.
Netice olarak;
Bu dava, Anayasa'nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.
Bu dava, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na aykırı açılmıştır.
Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.
Bu nedenle Yüksek Mahkeme’nin bu davada'da, teminat olma özelliği
taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir
duyarlılıkla dikkate alacağından ve USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN
BAŞSAVCILIĞA İADE EDİLECEĞİNDEN KUŞKUMUZ YOKTUR. KALDI Kİ MUHTEREM
MAHKEMENİZCE BU DAVANIN ESAS YÖNÜNDEN REDDEDİLECEĞİNDEN HİÇ BİR
ŞÜPHEMİZ BULUNMAMAKTADIR.
B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLERE İLİŞKİN KAPATMA DAVALARINDA
ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİNİN DOĞRUDAN UYGULANMASI MÜMKÜN
DEĞİLDİR. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN UYGULANMASI GEREKİR.
B.1. SAYIN BAŞSAVCI’NIN BU KONUDAKİ İDDİASI Kural olarak Anayasa
Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının
uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kanûni düzenlemelere ihtiyaç
vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa'nın muhtelif hükümlerinde Anayasa'da
belirtilen esaslar çerçevesinde kanûni düzenlemeler yapılması gerektiği
ifade edilmiştir.
Hal böyleyken Sayın C. Başsavcısı, Anayasa'nın 23/7/1995 tarih ve
4121 sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin "Zımnen İlga"
edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine
istinaden Partimizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcı’nın
iddianamesine göre:
"... Bir siyasi partinin laik cumhuriyet ilkelerine aykırı
eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasi Partiler Kanunu'nun
103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa'mızın 69’uncu
maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68’inci maddesinin dördüncü
fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir." Sayın Başsavcı'ya göre
1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68 ve 69.
maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi
arasında bir "mübayenet" ortaya çıkmıştır. Bu "mübayenet" karşısında,
2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesinin "zımnen ilga" edilmiş olduğu ve
dolayısiyle, davada Siyasi Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan
Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.
Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası'nın temel hükümlerine, usul
ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi'nin 1982 Anayasası'ndan sonraki
içtihatlarına tamamen aykırıdır.
Şöyleki:
B.2. ANAYASA HÜKÜMLERİYLE SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ ARASINDA
BİR MÜBAYENET YOKTUR.Bir siyasi partinin kanunen yasaklanmış belli
faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi
dolayısiyle kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası'nın 1995 değişikliğinden
sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.
Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasına göre;
"Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine
aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu
nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa
Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde karar verilir"Burada, bir siyasi
partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip
gelmediğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır.
Bununla "tabiî" olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir.
Çünkü, gerek Anayasa'nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun'un
98. maddesine göre Yargıtay C. Başsavcılığı, sadece bir iddia
makamıdır. Yargıtay C. Başsavcılığı, ancak belli şartların
gerçekleştiğinden bahisle bir siyasi partinin kapatılması gerektiği
iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa'nın 69. maddesinin
gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;
"Siyasi partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa,
kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle
denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar
hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta
kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı'na
verilmiştir." Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin
6. fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı'nın parti kapatmaya dönük
iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde
bulunan Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir. Bu husus, siyasi partilerin
kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi'nin "görevli Mahkeme"
olmasının tabiî bir sonucudur.
Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde
partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde
bir siyasi partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği
hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki;
"Siyasi partilerin ... denetlenme ve kapatılmaları... yukarıdaki
esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" hükmü gereğince bu husus,
Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir siyasi partinin yasaklanmış belli
faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun'un 103.
ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin 1. fıkrasının (d)
bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.
Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak
birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995
değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış
belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma
cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile
bu kapsama "eylemler" de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek
duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine
propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında
"eylem" konusunun Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle,
Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili hükümlerinin Anayasa'ya aykırı
olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası
hükmü ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin Anayasal dayanağı
oluşturulmuştur.
B.3. BİR AN İÇİN BÖYLE BİR MÜBAYENETİN VARLIĞI KABUL EDİLSE BİLE,
2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101 VE 103. MADDELERİNİN
UYGULANMASI GEREKİR:Daha evvel Anayasa'nın 4121 Sayılı Kanun'la değişik
68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi
arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle
bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak
düzenleyen Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve
esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri
doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.
Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:
a. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 1982 Anayasası'nın 177. maddesi kapsamına girer mi?
b. Siyasi Partiler Kanunu'ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri
arasında "açık-seçik" bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi,
acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması "ihmal"
edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür? Bir
başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare
yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa'ya konan yeni hükümler
arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga
edilmiş sayılır mı?
Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:
Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun'un "Anayasa'nın
yürürlüğe girmesi" kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil
olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasi
Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine
istinaden açmıştır.
İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir. Şöyle ki:
177. maddenin (e) bendine göre;
"Anayasa'nın halkoylaması sonucu kabulünün ilânıyla birlikte
yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve
kurullar için yeniden kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik
yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların
Anayasa'ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri,
Anayasa'nın 11 . maddesi gereğince uygulanır" Anayasa'nın 177. maddesi,
yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul
öngören "bir geçiş dönemi" hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni
Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar
nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.
Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir:
"Yeni kabul edilen anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer
kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır.
Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer
alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp
kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva
etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara
ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi siyasi partiler ve
seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi
hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler;
kanunkoyucuya hitap etmekte olup, kanunun hazırlanması bakımından
yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları
düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa'nın bu konudaki hükümleri bu
esaslar içinde uygulanacaktır."Anayasa'nın 177. maddesinin (e) bendinde
sözkonusu edilen "mevcut kanunlar" ifadesine gelince, bu ifadeler ile
1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar
kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı
Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanunu, bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa
edilemez. 177. maddenin (e) bendindeki "mevcut kanunlar" ifadesiyle
kastedilenin, 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan
kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay'ın pek çok kararında
açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 14.9.1983 T. ve
E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay
Ceza Genel Kurulu'nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76, K.1988/135 (YKD,
Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.
İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:
1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68 ve 69.
maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun'un 103. maddesi hükmü arasında
bir "mübayenet" bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık
olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün "zımnen ilga" edilmiş
olduğunu iddia etmektedir.
Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi'nin,
Danıştay'ın ve Yargıtay'ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.
Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde:
"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği birçok karara göre, Anayasa'da sadece
özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan
düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı
hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. "demiş ve Yüksek Mahkeme’nin:
(3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/1;
30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3;
17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.
Sayın Başsavcı’nın, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir.
Çünkü:
Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında
ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul
etmemiştir.
Bilahare 1961 Anayasası'nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki
Anayasa'nın yürürlüğe konmasını temin için sevkedilmiş olan istisnai
hükümlerden dolayı 1982 Anayasası'ndan önceki dönemde bazı özel haller
için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle,
hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine
hareket etme maksadıyla, Anayasa'da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik
edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa'yı uygulama
istikametinde kararlar vermiştir.
Ancak 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'ndaki 151. ve geçici 9.
maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15.
maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle
kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası'ndan sonraki bütün Anayasa
Mahkemesi kararlarında mer'î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal
edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki
gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.
Sayın Başsavcı’nın iddianamede zikrettiği kararlar 1982
Anayasası'ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982'den sonra 1982
Anayasası'nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini
kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesned ittihaz edilemezler.
Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi'nin aşağıdaki bölüm de iktibas
etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya
konulmuştur.