Giriş
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
 

Arama

Milli Görüş

Milli Görüş Partileri

Siyonizm

İslam Tarihi

Haberler

Navigasyon Menü

İddianameye Cevap 2 PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 30 Ekim 2008

3. FASIL:

BU DAVA DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELERE TERS DÜŞMÜŞTÜR.

A. BİRİNCİ KISIM: ÇAĞDAŞ DEMOKRASİLERDE SİYASAL PARTİLERİN KAPATILMASI, İFADE VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜKLERİ İLE BAĞDAŞMAZ.

Dünya ve Türkiye'nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler, insan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.

Parti kapatma davalarında AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer "örgüt" olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK'nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme'nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86) (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme'nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.

AİHS, 11. maddeye göre:

"1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

2. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlâkın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez."

AİHS'nin 10. maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:

"1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.

2. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi, genel sağlık yada ahlâkın korunması, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi ya da yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir." (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh.330/331).

Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte (10/1 ve 11/1), sonra da bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.

Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool'un da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci pragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlâk gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme'nin öngördüğü hakların korunması "hayal" olmanın ötesine geçemeyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81).

Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin "yasayla öngörülmesi" (prescribed by law) ve "demokratik bir toplumda gerekli" (necesary in a democratic society) olması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM, "Silver v.UK" davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:

(a). [Demokratik toplumda] 'gerekli' sıfatı... 'izin verilebilir,' 'sıradan', 'faydalı', 'makul', ya da 'arzu edilir' gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.

(b) Taraf devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz [Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi]nindir.

(c) 'demokratik bir toplumda gerekli' ifadesi (haklara yönelik) müdahalelenin 'acil bir sosyal gereksinimi' karşılaması ve 'meşru amacını aşmaması' demektir.

(d) Garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v.United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, N:61; [1983], 5 EHRR 347, para.97.)

ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın kullanımının "açık ve mevcut bir tehlike" (clear and present danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. "Schenk v. United States" davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).

Supreme Court yargıcı Brandeis'e göre;

"ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklı gösteremez. İnsanoğlu cadılardan korktu ve kadınları yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir." ("Dennis v.United States" davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. ("Butler v.Michigan" davası 352 U.S. 380 [1957], sh.383).

Ancak başkaları için "açık", "mevcut" ve "ciddi" bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin'in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere 'yangın var!" diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204].

Buradaki tehlike "açık", "mevcud" ve "ciddi"dir. Bu unsurlar gerçekleşmediği halde, "potansiyel tehlike“ yada “yoruma başvurma“ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının “bugün değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği“ faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.

Parti kapatma davalarında AİHS'nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM'nin "Handyside" davasında çizdiği "demokratik toplum" resmi, daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. "Handyside v.UK" davasında AİHM "ifade özgürlüğü" ve "demokratik toplum" arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir:

“İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece 'lehte', 'gücendirmeyen' veya 'tarafsız' 'bilgi' ve 'düşünceler' için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar 'demokratik toplum'un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir”. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No:24; /1979-80) 1 EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday Times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, IVoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, "sakıncasız" düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasî sistemi "rahatsız" edebilecek "aykırı" fikirler için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.

B. İKİNCİ KISIM : BİR HUKUK DEVLETİ OLAN TÜRKİYE'DE, REFAH PARTİSİ’Nİ KAPATMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye'de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan miletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye'nin en büyük partisi olarak TBMM'nde grup oluşturmuştur.

Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.

Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde Türkiye'nin en büyük partisi hüviyyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti’nin kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.

20. Yasama Dönemi’nde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince deruhte edilmiştir.

Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz Milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.

Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.

Bu arada önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyet'inin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM'nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümet’te görev alan Partimiz temsilcilerinin siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça artaya çıkmıştır. Siyasi sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.

Nitekim; Prof.Dr.Erdoğan TEZİÇ'in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:

"Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez." (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5).

Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye'nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimleri’nde % 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimleri’nde % 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 22 oy almış bir partidir.

Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye'nin en büyük partisi olan Refah Partisi'nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasa’nın 2. maddesinden devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa'ya aykırılık arz edecektir!

Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi, sempatizanlarıyla Türkiye'nin üçte birini temsil etmektedir.

Bu topluluğun demokratik rejimde yok farzedilmesi de gözardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olah Refah Partisi'nin iktidarda iken ve laikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM'ne verilen Gensorunun TBMM'nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün Sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen, hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden, birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye'de hem de modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.

(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No:3)

(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No:6)

(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No:7)

(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No:8)

Bütün ulusararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye'de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi'ne değil daha çok Türkiye'ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmeden açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkeme’nin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.

Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesnede dayanmadığı, hiç bir tereddüte mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.

,

II. BÖLÜM: DAVA İLE İLGİLİ ANAYASA VE KANUN HÜKÜMLERİ

A. BİRİNCİ KISIM: ANAYASA HÜKÜMLERİ 23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin:

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasi partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

(fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.

MADDE 69-(fıkra 1) Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

(fıkra 6) Siyasi partilerin, kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanır.

(fıkra 7) Temelli kapatılan siyasi partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve denetiçisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasi parti de kurulamaz.

(fıkra 8) Siyasi partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasi partiler de temelli kapatılır.

(fıkra 9) Siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 68-(fıkra 4) Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

MADDE 69-(fıkra 4) Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.

(fıkra 5) Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

(fıkra 6) Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir.

(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

(fıkra 8) Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk

uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

(fıkra 10) Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDAKİ HÜKÜMLER"Görevli mahkeme ve savcılık"

MADDE 98- Siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.

Anayasa Mahkemesi’nce verilen kararlar kesindir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasa’nın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.

Cumhuriyet Başsavcısı’nın görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı Yardımcıları siyasi partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı siyasi partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.

Siyasi partiler, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.

Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.

Cumhuriyet Başsavcısı’nın soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazılı muvafakatına bağlıdır.

Siyasi Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu

MADDE 99- Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasi Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.

Bu Kurul, Yargıtay Ceza Daireleri Başkanları’ndan kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.

Siyasi partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması

MADDE 100- Bir siyasi partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından paritinin kapatılması davasının açılması:

a)Re’sen,

b)Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,

c)Bir siyasi partinin istemi üzerine,

olur.

Ancak, bir siyasi partinin Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu bulunması, ilk büyük kongeresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılı olarak yapılmış olması gerekir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanı’nın veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanı’na veya siyasi parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.

Adalet Bakanı’nın veya siyasi partinin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde siyasi partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu’na yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.

Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi’ne dava açmakla yükümlüdür.

Bu maddenin birinci fıkrasının [b] ve [c] bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.

Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması

MADDE 101- Anayasa Mahkemesi’nce bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:

a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,

b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,

c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kurulu’na partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

hallerinde verilir.

d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4’üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavacılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4’üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve siyasi parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.

2- (1) numaralı bend gereğince bir siyasi partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir siyasi partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasi partiler hakkında da (1) numaralı bend hükümleri uygulanır.

Bir siyasi parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da patinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.

95’inci madde hükmü saklıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:

MADDE 102- Siyasi partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığı’nın istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde vermeyen siyasi partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o siyasi partinin kapatılması için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavacılığı o siyasi partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde re’sen dava açabilir.

Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:

MADDE 103- Bir siyasi partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 ‘inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılır.

Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101’inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur."

III. BÖLÜM: DAVANIN USUL BAKIMINDAN REDDİ GEREKİR

A. BİRİNCİ KISIM: BU DAVAYA BAKILAMAZ. USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADESİ GEREKİR.

A.1. PARTİ KAPATMA DAVALARINDA, YARGILAMANIN GÜVENCESİ, USUL KURALLARIDIR. Yukarıda da açıklandığı gibi siyasi partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri , TÜSİAD Raporu, s.51).

Siyasi partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

a.Davanın açılmasından önceki safha

b.Yargılama safhası.

a. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasi partiler hakkında, ancak hangi şartlar altında kapatma davası açılabileceği, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa'da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

".....partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Görülmektedir ki, siyasi partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir siyasi parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir siyasi partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin birlikte sübut bulması ile mümkündür.

Bu şartlar:

1.Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,

2.Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,

3.Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,

4.Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,

5.Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

b. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, siyasi partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi'nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğini tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasi Partiler Yasası'nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır?

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkeme’nin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 tarihli, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında:

"2820 sayılı Yasa'nın getirdiği düzenlemeye göre, siyasi partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından "hüküm giyme" ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen "tebligat" ve buna karşın "üyelikten çıkarma" koşuludur.

Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Yasa'nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan "101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını" gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım'da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı "hüküm giyme" ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği görülmektedir.

Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir." (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu presedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkeme’ye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa'da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A.2. BU DAVANIN AÇILMASINDA KANUNUN ÖNGÖRDÜĞÜ ŞARTLAR YERİNE GETİRİLMEMİŞTİR. Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da

"....Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değilde, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir....'" düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasa’nın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında siyasi parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa'nın değişik 68 ve 69. maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir.

Çünkü;

"Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır."(AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54). b) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nun öngördüğü;

-"Hüküm giyme",

-"Uyarıda bulunma",

-"Üyelikten çıkarma",

-"Kesif şekilde işlenme" ve

-"Yetkili kurullarca benimseme"

şartlarının sübut bulması gereğine Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasi Partiler Kanunu'nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin bir bir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi'ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa'nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan siyasi partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük siyasi kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu'nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkân tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak;

Bu dava, Anayasa'nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.

Bu dava, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na aykırı açılmıştır.

Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkeme’nin bu davada'da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADE EDİLECEĞİNDEN KUŞKUMUZ YOKTUR. KALDI Kİ MUHTEREM MAHKEMENİZCE BU DAVANIN ESAS YÖNÜNDEN REDDEDİLECEĞİNDEN HİÇ BİR ŞÜPHEMİZ BULUNMAMAKTADIR.

B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ PARTİLERE İLİŞKİN KAPATMA DAVALARINDA ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİNİN DOĞRUDAN UYGULANMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN UYGULANMASI GEREKİR.

B.1. SAYIN BAŞSAVCI’NIN BU KONUDAKİ İDDİASI Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kanûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa'nın muhtelif hükümlerinde Anayasa'da belirtilen esaslar çerçevesinde kanûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken Sayın C. Başsavcısı, Anayasa'nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin "Zımnen İlga" edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Partimizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcı’nın iddianamesine göre:

"... Bir siyasi partinin laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa'mızın 69’uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68’inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir." Sayın Başsavcı'ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi arasında bir "mübayenet" ortaya çıkmıştır. Bu "mübayenet" karşısında, 2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesinin "zımnen ilga" edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasi Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası'nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi'nin 1982 Anayasası'ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.

Şöyleki:

B.2. ANAYASA HÜKÜMLERİYLE SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ ARASINDA BİR MÜBAYENET YOKTUR.Bir siyasi partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısiyle kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası'nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasına göre;

"Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde karar verilir"Burada, bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla "tabiî" olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa'nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun'un 98. maddesine göre Yargıtay C. Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C. Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir siyasi partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa'nın 69. maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;

"Siyasi partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı'na verilmiştir." Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı'nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir. Bu husus, siyasi partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi'nin "görevli Mahkeme" olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir siyasi partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki;

"Siyasi partilerin ... denetlenme ve kapatılmaları... yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun'un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin 1. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama "eylemler" de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında "eylem" konusunun Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili hükümlerinin Anayasa'ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin Anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B.3. BİR AN İÇİN BÖYLE BİR MÜBAYENETİN VARLIĞI KABUL EDİLSE BİLE, 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101 VE 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI GEREKİR:Daha evvel Anayasa'nın 4121 Sayılı Kanun'la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

a. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 1982 Anayasası'nın 177. maddesi kapsamına girer mi?

b. Siyasi Partiler Kanunu'ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında "açık-seçik" bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması "ihmal" edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür? Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa'ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı?

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun'un "Anayasa'nın yürürlüğe girmesi" kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasi Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir. Şöyle ki:

177. maddenin (e) bendine göre;

"Anayasa'nın halkoylaması sonucu kabulünün ilânıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa'ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa'nın 11 . maddesi gereğince uygulanır" Anayasa'nın 177. maddesi, yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören "bir geçiş dönemi" hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir:

"Yeni kabul edilen anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi siyasi partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, kanunun hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa'nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır."Anayasa'nın 177. maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen "mevcut kanunlar" ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. 177. maddenin (e) bendindeki "mevcut kanunlar" ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay'ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76, K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun'un 103. maddesi hükmü arasında bir "mübayenet" bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün "zımnen ilga" edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın ve Yargıtay'ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde:

"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği birçok karara göre, Anayasa'da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. "demiş ve Yüksek Mahkeme’nin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcı’nın, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir.

Çünkü:

Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası'nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa'nın yürürlüğe konmasını temin için sevkedilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası'ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa'da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa'yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası'ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer'î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcı’nın iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası'ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982'den sonra 1982 Anayasası'nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesned ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi'nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

 

Milli Görüş

Bir davadır, bir kavgadır, bir sevdadır Milli Görüş!

Kınayanların kınamasından korkmadan Hak namına yürüyenlerin yoludur Milli Görüş!

Geriye bakmadan sürekli ilerleyerek özlenen günlere kavuşmanın umududur Milli Görüş!

Dikenlerin ortasında hepsine inat açan güldür Milli Görüş!

Iraklı Fatıma'nın namusu, Filistinli Faris'in öfkesi, Moritanyalı Sadık'ın özlemi, Suriyeli Muhammedin türküsü, Mısırlı Hasanın yumruğudur Milli Görüş!

Tarihin birileri tarafından kirli kanlarıyla yazılmış sayfalarına inat beyaz güvercindir Milli Görüş!

Hasretin adıdır Milli Görüş!

Aşkın, sevginin, şefkatin!!! Kıyamete kadar sürecek savaşın adıdır Milli Görüş!

Hakkın yanında saf tutanların davasıdır Milli Görüş!

Opportunistliği reddedenlerin, inancından asla taviz vermeyenlerin mücadelesidir Milli Görüş!

Birilerinin isteklerine göre değil kendi gündemlerine göre hareket edenlerin haykırışıdır Milli Görüş!

Yılmadan, yorulmadan, engel tanımadan ufuktaki güneşi görüp ona el uzatabilmektir Milli Görüş!

Reddetmektir!

Oyuna düşmeyi, oyunun parçası olmayı tüm benlikle kabul reddetmektir!

Mazlumların feryatlarını yüreğinin en orta yerinde hissetmektir Milli Görüş!

Ve gözlerden damla damla yaşları dökebilmektir Milli Görüş!

Üç günlük dünya hayatını, menfaat uğruna sürdürülen yaşamı feda edebilmenin adıdır Milli Görüş!

Önceliklerin en başına en kutlu davayı koymaktır Milli Görüş!

Bir Ömer, bir Hamza olmaktır! Kutsal emaneti omuzlamak ve bayrağı asla yere düşürmemektir Milli Görüş!

Direnebilmektir! Her türlü zorbaya ve zorbalığa aman vermeden karşı koymayı başarabilmektir Milli Görüş!

Sadakatin adıdır Milli Görüş! Terkedenlerin sözlerine aldırmadan, onların yoluna kanmadan varılması gereken hedefe ilerlemektir Milli Görüş!

Sabretmektir! Ne olursa olsun dik duruşu bozmadan ulvi değerlere sahip çıkmaktır Milli Görüş!

Örnek almaktır! Günümüz dünyasının ham softa ve yobazlarının değil davasının önderlerinin yolunda yürümeyi bir borç görmek ve bundan büyük bir vazife kabul etmemektir Milli Görüş!

Sürekli genç kalabilmektir! Maratonun son nefeste biteceğinin idrâkinde olup hiç durmadan koşabilmektir Milli Görüş!

İnandıklarını yaşamaktır! Kendine Müslüman olmayı bir acizlik bilmektir, pasifliği, mazeret uydurmayı zillet kabul etmektir!

Ve yeni bir dünyayı kurmaktır! Mazlumların ezilmediği, her türlü sömürünün son bulduğu, adaletin hakim olduğu bir dünyayı

NE MUTLU BU MUKADDES YOLA BAŞ KOYAN MİLLİ GÖRÜŞÇÜLERE!

Davet Haber

Galeriden

Kullanıcı İstatistiği

49 üye
0 bugün
0 bu hafta
1 bu ay
Son üye: kafkasyali

Millî Görüşçü'nün Mizah Sitesi

SsszMzh.Com

Site Sayacı

Bugün36
Dün109
Bu Hafta145
Bu Ay847
Hepsi13344
Bu sitenin Hosting, Domain, Proje ve Uygulama hizmetleri
Karınca Bilgi Teknolojileri & Anadolu Gençlik Derneği İstanbul İli Kağıthane İlçesi Mehmet Akfi Ersoy Mahalle Temsilciliği
tarafından sağlanmaktadır.