B.4. ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI SAYIN BAŞSAVCI’NIN İDDİASININ
KABULÜNE İMKÀN OLMADIĞINI GÖSTERMEKTEDİR.
a.Anayasa Mahkemesi ilk
dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan
uygulanmasını kabul etmemiştir.
Bu görüş, Yüksek Mahkeme'nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre:
"Anayasa hükümleri, ister yanlız ilkeleri ana çizgileri ile ve
kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak
belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir.
Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. ... Ancak,
uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki kanunun bazı hallerde önceki
kanunun aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten
kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi
meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine
geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem
ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin
işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa'nın, yürürlüğe girdiği tarihte var
olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek
mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir
yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi." (Anayasa Mahkemesi, 11.11.1963,
E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, sy. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa
Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205, K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] b)
1982 Anayasası ve Bundan Sonra Verilen Anayasa Mahkemesi Kararları,
Sayın Başsavcı’nın İddiasını Dayandırmak İstediği Anayasa Mahkemesi
Kararlarını Hukuki Mesnet Olmaktan Çıkartmıştır.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970'li yıllarda, bazı özel hallerde
Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı
kararlar vermiş ise de;
Yüksek Mahkeme,
1982 Anayasası'nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen siyasi
parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu
görüşten kesin olarak ayrılmıştır.
Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe
girdikten sonra "ihmal tekniği"ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun'un
siyasi parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından
sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus;
Yüksek Mahkeme’nin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde
vurgulanmıştır:
Anayasa'nın;
"Geçici 15. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma
altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa'ya aykırı
oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa
Mahkemesi'nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki
hükümlerin ancak Anayasa'nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen
olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde
yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa
kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle
çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının
iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. madde nedeniyle
iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda
çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa'nın
geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa'nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi
değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği,
konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi'nin bu
kuralı yok sayması olanaksızdır. - Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası'nın
getirdiği yasaklar, Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde yer alan
kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır.... (Nitekim) Anayasa'nın 69.
maddesinin son fıkrasında "siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri,
denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla
düzenlenir" denilmektedir...." (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993,
E.,1992/1, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184].Aynı temel
görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar
teyit olunmaktadır:
Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları;
28.09.1984, E.1984/1, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39];
10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386];
23.11.1993, E.1993/1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849];
16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976];
18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];
Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk
Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa
Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).
c. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün
değil 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun uygulanmasına karar
vermiştir:
Anayasa Mahkemesi'nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan
parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında
aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır:
"Anayasa'nın 69. maddesinde, siyasi partilerin kuruluş ve
çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve
adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa'da öngörülen
ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna
uyularak da 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmıştır."
"Anayasa'nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasi
Partiler Yasası çıkarılmış, siyasi partilerin kuruluşlarından
başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli
bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir."Bu
hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen
Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcı’nın
iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun kararına mesnet yapmıştır.
Keza 1995 yılında Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında yapılan
değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için siyasi
partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek
Mahkeme Anayasa’yı değil, 2820 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerini
uygulamıştır.
Görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın 2820 sayılı Kanun'un ihmaline dair
-davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkeme’nin zikrettiğimiz bu
kararlarına ters düşmektedir.
d. Anayasa Mahkemesi, Dernekler İçin Bile Anayasa'nın 1995
Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu
Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile
Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan
Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması
gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi
haizdir. Şöyle ki:
1995 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle, derneklerin siyasi
faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir.
Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983
Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu'nun 5. maddesinin 11. bendi halâ
yürürlüktedir.
Giresun Halkevleri Derneği'nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri
siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler
Yasası'nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre
cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu
davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun'un
11. maddesinin 5. bendi Anayasa'nın 1995 yılında değişik 33. maddesine
aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne
gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan
yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa'nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali
istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur.
Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir:
"Anayasa'da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel
kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse
sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel
düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz.
Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle
olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından,
bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak
uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici 15. maddenin de bir
Anayasa kuralı olarak, Anayasa'da yer almış bulunan diğer kurallarla
etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa'da belli
bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine
alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya
özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.
Söz konusu maddenin, "Geçici Madde" olarak adlandırılmış bulunması
etki ve değer bakımından Anayasa'nın öteki maddelerinden daha zayıf ve
önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici
maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama
yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta
genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara
uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici
kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri
arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce
uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı
görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun
genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp
sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi
takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak
kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir
anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının
gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.
Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki
anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve
ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece
uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına
çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması,
metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı
yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa
koyucunun yerini almak olur.
Anayasa'nın uluslararası andaşmaları uygun bulma ile ilgili 90.
maddesinin son fıkrasında "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş
milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında
Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz"
denilmektedir. Bu ve geçici 15. maddede düzenlenmesi, Anayasa'da yer
alan genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.
Geçici 15. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetimin olağanüstü
koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnamelerin
geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlükten
kaldırılmasına değin Anayasa'ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu
yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere
ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli
gördüklerini değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa'da
öngörülen koşullara uyarak Anayasa'daki geçici maddeleri de
kaldırabilir. Bunun dışında, yorum yoluyla Anayasa'nın geçici 15.
maddesinin etkisiz duruma getirilmesi olanaksızdır.
Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasama işlemlerinin
Anayasa'ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak,
bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılması
Anayasa'ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının
kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa'nın 87. maddesi uyarınca
doğrudan yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.
Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa'ya aykırılık savında
bulunulmasına Anayasa'nın geçici 15. maddesi olanak vermediğinden
itirazın reddi gerekir." (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6,
K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.])Anayasa Mahkemesi, bu
kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı
Anayasa'dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu'nun konuya
ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı
halde;
Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde, Dernekler Kanunu'nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabul etmiştir.
e. Sayın Başsavcı’nın iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve
Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini
kaybetmiştir.
Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, "zımnen ilga" konusundaki iddiasını
ispatlamak için Danıştay'ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanak
göstermektedir. O tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar
Kanunu'nun 45. maddesinde "ilân, tebligat addedilir" şeklinde bir kural
mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası', "İdarenin işlemlerinden dolayı
açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar"
hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali
amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa'nın bu açık,
ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün
değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur.
(Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1
[Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh. 90]).
Danıştay'ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır. 1970
yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası'nın 151.
maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:
Madde 151- Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun
hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri
sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa
Mahkemesi'nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.
Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay
içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme,
Anayasa'ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayı
yürütür. Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası'nın 151. maddesinin 3. fıkrası
hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi
kendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde
kendi kanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani
bu hallerde mahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde
kanunları Anayasa'ya aykırı kabul edip, ihmal yetkileri verdi.
Halbuki 1982 Anayasa'sı mahkemelerden bu yetkiyi almakla kalmamış
tam tersine bir kanun'un Anayasa'ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahi
mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma
görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası'nın 152. maddesinin 3.
fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır:
"Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay
içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse
mahkeme davayı yürülükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak,
Anayasa Mahkemesi'nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye
kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır."Böylece 1982 Anayasa'sı
hiçbir mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir
kanunun Anayasa'ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine
izin vermemiştir.
1982 Anayasası'nın açık hükümlerine her bakımdan aykırı olan ve 1961
Anayasa'sının yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. maddesine göre
verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyen
yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia
etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.
Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması
gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun
15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.
Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü
gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönünde
tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu
konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada
bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası'nın
151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası'nın 152. maddesi
yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulu’nun emsal
gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters
düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ettihaz
edilemezler. Zira 1982 Anayasası'nın 152. maddesine göre, Anayasa'ya
aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi'nce iptal
edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça
tatbik edilecektir.
B.5. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI
İDDİA EDİLEMEZ.
1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm
yer almıştır:
"12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak
T.B.M.M.'nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde
... çıkarılan kanunların Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez." 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla Anayasa'nın gecici 15. maddesinin
koruması altındadır.
Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez.
Yukarıdaki bölümlerde belirtilen muteaddit Anayasa Mahkemesi kararı
da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle siyasi partilerin kapatılması
davalarında yine yukarıda belirtiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun Anayasa'ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, bu
Kanun'un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa
hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.
Anayasa Mahkemesi'ne göre: "iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz."
Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek Anayasa Mahkemesi
gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göre
doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerin
kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek
Mahkeme'nin aksine, bu yöntemi bir siyasi partinin kapatılması
davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek
Mahkemelerimizin 1982 Anayasası'ndan önce kanunların Anayasa'ya aykırı
hükümlerini "ihmal" ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki
esprisine aykırıdır.
B.6. SADECE BURAYA KADAR AÇIKLADIĞIMIZ HUSUSLAR BİLE AÇIKÇA
GÖSTERİYOR Kİ; İDDİANAME HERŞEYDEN ÖNCE USUL BAKIMINDAN HUKUKİ
MESNETTEN MAHRUMDUR.
Sayın Başsavcısı'nın davayı 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine
dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki
mesnetten mahrum bırakmıştır.
Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970'li yıllardan bu yana gerek
Anayasa ve gerekse siyasi partiler hukukumuzda köklü gelişmeler
olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre
yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren
mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım mahkeme
kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu
nedenlerle terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu
dava, herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.
Şöyleki;
a. 1982 Anayasası'nın 152. maddesi, Anayasa'ya aykırılığı iddia
olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi'nce iptal
edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbit
etmiştir. Böylece 1961 Anayasası'nın ihmale müsait hükmü yürürlükten
kalkmıştır.
b. Böyle olunca Sayın Başsavcı’nın dayandığı 1961 Anayasası
döneminden kalma tüm mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.
c. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982
Anayasası'nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820
sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.
d. 2820 Sayılı Kanun, Anayasa'nın Geçici 15. maddesi ile koruma
altına alınmıştır. Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.
e. Anayasa Mahkeme'mizin emsal kararlarına göre, Anayasa'ya
aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de söz konusu
değildir.
f. Kaldı ki, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddeleri ile
Anayasa'nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi
bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayan
hükümlerdir.
g. Ayrıca, Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrası siyasi partilerin
kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu
kanun 2820 sayılı Kanun'dur. 1982 Anayasa'sı siyasi partilerle ilgili
konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin
vermemiştir.
h. Anayasa'nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.
i. Anayasa Mahkeme'miz 1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde
verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olan Dernekler
Kanunu'nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesine
rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.
Netice olarak;
Yürürlükten kalkmış, tatbik kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme
kararlarına ve görüşlere dayandırılan iddianame, hukuki ve kanuni
mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan reddine karar verilmesi
gerekir.
B.7. CEZA VE CEZA YERİNE GEÇEN GÜVENLİK TEDBİRLERİ ANCAK KANUNLA
KONULUR
"Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla
konulur" prensibi, Anayasa'mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının
ihtiva ettiği amir bir hükümdür. "Kanunsuz suç ve ceza olmaz" şeklinde
ifade edilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin
vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini
belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı
içindedirler. Siyasi parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik
tedbirleri cümlesindendir.
Eğer, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını
belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özel ceza
kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerine
doğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa'nın tam tersine
"kanunsuz ceza olabilir" hükmü hayata geçirilmiş olur.
"Cezalar ancak kanunla düzenlenir" prensibi asla ihmal edilemez.
Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik
ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibin
korunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995
değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa'nın siyasi partilere ilişkin
69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu
fıkrada aynen:
"Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve
kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve
usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir."
denilmektedir.
Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.
Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bu konuda
Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha
getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü
teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, siyasi partilerle ilgili Anayasa
hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel
kanunun yani "Siyasi Partiler Kanunu'nun" yürürlüğe girmesi şartına
bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasi Partiler
Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi
Kanunkoyucu'nun, Anayasa'nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar
ehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun
ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü
uygulanmalı demek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz.
İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz.
Konulursa Anayasa'ya aykırı olur.
Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecek olursak:
a. Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin,
bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.
b. Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 5. fıkrasında;
"Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı
eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte
fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce
tesbit edilmesi halinde karar verilir" denilmektedir.
Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce "odak
haline gelme" fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu
konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve
gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş
olması, kanunsuz "suç ve ceza olmaz" temel kuralının gereğidir. Bu
bakımdan Sayın Başsavcı’nın Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103.
maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının
mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.
c. Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68.
maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları da
belirtilmemiştir.
68. Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır:
Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri;
Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne,
İnsan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
Demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz,
Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz,
Suç işlenmesini teşvik edemez.
Görülüyorki bu hükümler, genel olarak suç ve yasak sayılan temel
konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, anayasalara has normal
uslubtur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir
yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir.
Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.
Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerinin yürürlüğe
konması halinde; vatandaşlar, siyasi partiler, mahkemeler ve diğer
resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasak
olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek
siyasi partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak
bundan sonra mümkün olacaktır.
d. Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanun çıkartılması
mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu
emredici hüküm hem Anayasa'nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin son
fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid
edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan
parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur
amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.
Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonra da
ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasi
Partiler Yasası’nda değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu
vardır.
Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacak
olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıda
açıkladığımız sebeblere binaen, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası
ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.
Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza
tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organı’na
aittir.
Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun
hükümlelerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunu
değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor
demektir.
B.8. İŞBU DAVADA ANAYASA KURALLARININ DOĞRUDAN UYGULANMASI, ANAYASA
HUKUKU DOKTRİNİNDE ÖNE SÜRÜLEN GÖRÜŞLERE GÖRE DE MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan
uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla
kabul edilmiştir. Meselâ Prof. Dr. AKILLIOĞLU'na göre:
"Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur.
Anayasa yasalarla uygulanır. Kuralların üstünlük sıralaması ile
uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstün kural en sonda uygulanır.
Anayasa'nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde oluşu derhal etki
göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına gelmez.
Anayasa'nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine
bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının
yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili
Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek
ölçüde açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada
yasa yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa
doğrudan uygulama olanaklıdır." (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara
1995, sh.54)
"Doğrudan uygulama; açık, kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının,
yasa bulunmadığı takdirde uygulanması anlamına gelir." (AKILLIOĞLU, T.:
age, sh. 57)Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU'na göre de:
"Anayasa'nın 177. maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa
kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı
olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası'nın geçici
4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, "zımnen yürürlükten
kaldırılmış olan kanunlar" için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer
bir ifade ile bu kural önceki kanunun düzenlediği bir konunun, sonraki
Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip "ayrıntılı olarak düzenlendiği"
ve böylece Anayasa'ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü
için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa'da ayrıntılı düzenleme
olmayıp, genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren
sonraki Anayasa kuralı arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga
teşkil etmez ve 177. maddedeki çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür
aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine Anayasa Yargısı ile iptal
yaptırımı uygulanarak çözülebilir..."(YÜZBAŞIOĞLU, N.: Türk Anayasa
Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,1993, sh.245)Yukarıda,
eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa
hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve
ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının
doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul
edilse dahi, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, Anayasa'nın 68. ve
69. maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda
ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103.
maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa'nın
68. ve 69. maddeleri "genel hüküm" niteliğindedir.
B.9. SAYIN BAŞSAVCI’NIN BİZATİHİ KENDİ BEYAN VE UYGULAMALARI
KARŞISINDA DA, İŞBU DAVADA SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101. VE 103.
MADDELERİ İHMAL EDİLEREK ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİ DOĞRUDAN
UYGULANAMAZ.
Şöyle ki:
a. Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin Anayasa'nın 1995 yılında
değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğini
ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi'nin -ilga edildiği ileri
sürülen- Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve
eylemleri işlediğini ileri sürmüştür.
Sayın Başsavcı;
"Refah Partisi'nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri,
Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok
hükmünü ihlal etmekle birlikte..." şeklindeki ifadesiyle Siyasi
Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta
bulunmuştur (İddianame, sh.1). Bu bir çelişkidir.
Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde
yapılan değişiklik ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin
yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortaya
koymaktadır.
b. Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığı'na gönderdiği 4.3.1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/124 yazısı ile
Yasama Organı’ndan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103.
maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa'nın 69.
maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm
III, No:1]
Sayın Başsavcı’nın bu yazısı da; Onun Siyasi Partiler Kanunu'nun 101
ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerin
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen
kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.
c. Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi'nin 17 Mayıs 1997 günlü
nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN'la yaptığı söyleşide de Siyasi
Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. maddelerinin
yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde
ifade etmiştir:
"... Siyasi Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlama
getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma
davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na üç konuda
yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin
konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava
açabiliyoruz. Yani bir partinin 100 milletvekili, 1 milyon üyesi varsa,
bu 3 kişi "en iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, laik biziz.
Rejimden yanayız" desin, geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan
akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. BEN,
ANCAK BU KONUŞMALAR NEDENİYLE CEZA VERİLDİĞİ ZAMAN PARTİDEN İHRAÇ
EDİLMESİNİ İSTEYEBİLİRİM... Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve
programlarını inceleyip Anayasa'ya aykırılık bulunması durumunda
kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin
odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..".
(EK: Bölüm III, No.2) Sayın Başsavcı’nın bu ifadelerinden de açıkça
görüldüğü gibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun
101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın
Başsavcı’nın bu samimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi
için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun siyasi parti yasaklarını ihlal
etmesi gereklidir.
d. Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ'ın "Bir Başsavcılık Yetkilisi"
adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin 4.
sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, siyasi partilerin herhangi
bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma
davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM'nden bir
an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu
belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)
e. Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim
Kurulu'nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimize
gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP.13 Muh. 1997/57 sayılı yazısında
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle
ki;
Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde
Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN'ın
Kayseri'deki ziyaret ve incelemeleri sırasında bazı kişilerin
üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel
Başkanlığı'ndan, SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 101. MADDESİNİN (d-1) BENDİ
UYARINCA KAYSERİ REFAH PARTİSİ İL YÖNETİM KURULU’NUN İŞTEN EL
ÇEKTİRİLMESİ VE SONUCUNDAN 30 GÜN İÇERİSİNDE BİLGİ VERİLMESİ
İSTENMİŞTİR. (EK: Bölüm III, No.4)
Yine, Başsavcılık 17.2.1997 Tarih ve SP.13 Muh. 1997/57 Sayılı
yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı'nın yukarıda açıklanan olayla
ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasi Partiler Kanunu'nun
101/d-1. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın
Başsavcı’nın bu konudaki cevabî yazısı aynen şöyledir:
"... Elde edilen delil ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız
içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN
101/d-1. MADDESİNİN AÇIK HÜKÜMLERİ KARŞISINDA EK SÜRE VERİLMESİ MÜMKÜN
GÖRÜLMEMİŞTİR." (EK: Bölüm:III, No:5) Görüldüğü gibi, Başsavcılık da
Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve
103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır.
Aksi halde, Sayın Başsavcı’nın işbu davayı açtığı tarihlerde Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının
ve TBMM'den Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinin
değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.
f. Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde
Yüksek Mahkeme'niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığı
kapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu
kapatma davasını 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. maddesine
dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini
tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin belli fiillerinin
işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından yapılması
gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye atıfta
bulunulmuştur.
101. maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığı kabul
edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükte
olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu
da Sayın Başsavcı’nın 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve
103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir
delilidir.
g. İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle de dinlenemez.
Çünkü;
1. Eğer, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103.
maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, "odak kavramı" için öngördüğü
şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar
gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden
reddi gerekir.
2. Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi 1995 Anayasa
değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.
maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu
dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir.
Zira Refah Partisi’ne ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen
tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir.
Başka bir deyişle Sayın Başsavcı’nın davayı dayandırdığı "odak"
kavramı Anayasa'ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun'la girmiştir.
Partimiz, Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen
yasakların işlendiği bir "odak" haline gelmekle suçlandığına göre; bu
kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması
gerekir. Çünkü Anayasa'da 1995 değişikliğinden önce parti kapatma
nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.
Zira Anayasa'ya göre,
"Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fillden dolayı cezalandırılamaz." (mad.38, fıkra 1)
"Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez." (mad.15, fıkra 2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre;
"Hiç kimse, işlediği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir
suç sayılmayan bir eylem ya da ihmaldan ötürü mahkum edilemez." (mad.7,
fıkra 1)Türk Ceza Kanunu'na göre;
"İşlendiği zaman kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden
dolayı kimseye ceza verilemez." (mad.2, fıkra 1) Şimdi hem Partimize
hem de parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine
bakalım :
1) Şevki Yılmaz'a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında,
2) Hasan Hüseyin Ceylan'a izafe edilen konuşma, 1990 yılında,
3) Necmettin Erbakan'a izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında,
4) "Çok hukukluluk" konuşması, 1993 yılında,
5) Grup konuşması, 1994 yılında,
6) Ahmet TEKDAL'a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.
Görülüyorki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar
Anayasa’da odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardan
ibarettir.
Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi
ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye
yürütülemez.
Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu'nun 103 ve atıfta
bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirde Sayın
Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için
gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde
mahkumdur.
B.10. DAVADA 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ
UYGULANMALIDIR. Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin
son fıkrasına göre,
"Siyasi Partilerin ... denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki
esaslar çerçevesinde KANUNLA düzenlenir " Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu’dur. Bu itibarla, Anayasa'mıza göre, bir siyasi
partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine göre
görülecektir.
Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline
gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesinin
atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması
gerekir.
Netice olarak;
İşbu davada Sayın Başsavcı,
a. Davaya mesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan
işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısıyla,
b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.
Bu nedenlerle, işbu dava, Partimizin gıyabında hazırlanmış, Sayın
Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna
tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2'de
ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesine
veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.