IV. BÖLÜM: BU DAVANIN ESAS BAKIMINDAN DA REDDİ GEREKİR
A. BİRİNCİ KISIM: REFAH PARTİSİ’NE YAPILAN İTHAMLAR HUKUKEN GEÇERSİZDİR.
A.1. DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE LAİKLİĞİN HUKUKİ ANLAMI
a. BATIDA LAİKLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ
Laik (Laic-laique) latince
(laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla
ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip
demektir. (A.F. Başgil, Din ve Laiklik Sh.147).
1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa'da -ve genel olarak,
Avrupa'da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim
hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve
derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında
yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk
tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi,
ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında
teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı
taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yeterince haberleri yoktu.
Bunun içindir ki; bu insanlara "laicien" (Laikler) denilirdi. Bu
insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak
istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete
geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi
devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için
başlattıkları harekete "laiklik" denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda,
laikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu
anlamda laiklik, sadece teokratik bir yapıya, kiliseyle feodal yapının
işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.
"Laiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş
anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen
mezhep yobazlığının kaldırılması... ikinci aşamada, devlet dini denen
şeyin kaldırılması... üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu
hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar
olmaktan çıkarılması"dır (Mümtaz Soysal, "100 Soruda Anayasa").
b. TÜRK HUKUK SİSTEMİ’NDE LAİKLİK
Bu kelime literatürümüze
meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (lâ dinî) diye tercüme
olunmuştur (Başgil, a.g.e. Sh.148).
Cumhuriyet Döneminde CHP'nin 1931'deki kongresinde parti doktrinini
meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu
hedeflerden biri olan laiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan
bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.
Türkiye'de laiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir
nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren ve
akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı (M.Laurose).
1924 Anayasası’nın 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke,
bilahare 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel
niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.
Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel
ilke, mezkür Anayasa’nın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.
Öte yandan, Latince bir kelime olan "laiklik", devletin dili Türkçe
olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı
ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da
sürüp gidince laiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk
nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.
Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin
taassubu ve katı tutumları yüzünden hâlâ ortadan kalkmış değildir.
c. DÜNYADA İNSAN HAKLARI, DİN VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
"Din ve
inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda
kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776
tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisi’nde..., 3 Eylül 1791 tarihli
Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’nde... daha sonra BM İnsan
Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde
ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir" (Dr. Şeref Ünal, "AİH Sözleşmesi"
Sh. 207).
"Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip
olduğu, siyasi düşünce tarihini ilgilendiren felsefi bir tartışma
konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini
ilgilendiren bir konu olarak siyasi mücadele alanına girmiştir. Bu
dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar
arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmaş ve
insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak Pozitif Hukuk alanına
girmiştir." (Dr. Ş.Ünal a.g.e. Sh.68).
"10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel
Bildirisi'nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı
gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi
altına alınmıştır." (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.81-82).Aynı yılda Lahey'de
toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve
bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi
uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında,
Türkiye'nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3
Eylül 1953'de yürürlüğe girmiştir.
Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi:
"Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve
inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim,
uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini
ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir." Sözleşme aynı maddede;
"Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık,
genel ahlâk ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için,
gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini" belirtmiştir.
d. 1982 ANAYASASI’NDA LAİKLİK; DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
Yukarıda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa
mevzuatımıza dahil olan "Laiklik" kavramına, 1961 ve 1982
Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri
olarak yer verilmiştir.
Şu farkla ki;
1961 Anayasası’nda sadece "insan haklarına" dayanan ...devlet;
1982 Anayasası’yla "toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet
anlayışı içinde, insan haklarına saygılı..." bir devlet olarak tarif
edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, laiklik niteliğinin de
toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan
haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.
İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle,
laikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele "dinsizlik"
anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu
kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi
hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya
konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde;
"Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin
istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve
dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye
tabi kılınmaması anlamına gelir"denilmek suretiyle bu husus
vurgulanmıştır.
Yine 1961 Anayasası’nda olmadığı halde 1982 Anayasası’nda yer alan 5. madde;
"... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve
adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik
ve sosyal engelleri kaldırmayı.." devletin temel amaç ve görevlerinden
saymıştır.
1982 Anayasası’nın 10. maddesinde;
"Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç,
din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde
eşittir" temel esasına yer verilmiştir.
Keza Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel
sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne
ve ruhuna uygun olacağına "demokratik toplum düzeninin gereklerine
aykırı olamayacağını" hükme bağlamıştır.
1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz
davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının
durdurulmasını tanzim ederken 15. maddede "Savaş halinde dahi, kimsenin
din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını" kesin
hükme bağlamıştır.
Öte yandan, 1982 Anayasası’nda, din ve vicdan hürriyetine 24.
maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama
hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.
24. maddeye göre;
"Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı
kınanamaz ve suçlanamaz" (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3).
"İbadet, dini ayin ve törenler" prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2).
Ancak, "İbadet, dini ayin ve törenler", Anayasa'nın 14. maddesi
hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2). Tüm bu
Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, laiklik, toplum
huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için
öngörülmüş bir temel ilkedir.
e. SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDA LAİKLİK
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 3. maddesi,
"Siyasi Partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak.. tüzük ve
programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık
propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında
teşkilâtlanan kuruluşlar" olarak tarif edilmiş;
4. maddesi de,
"Siyasi partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsunları olarak
belirlemiş; siyasi partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada
nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı" hükmünü
vaz etmiştir.
Kanunun 84. maddesinde;
"Siyasi partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin
üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti'in laik niteliğini korumak
amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç
güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını..."hükme
bağlamıştır.
Kanunun 86. maddesi;
"Siyasi partilerin Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğinin
değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik
faaliyetlerde bulunamayacaklarını" parti yasakları arasında saymıştır.
Keza 87. maddesinde;
"Siyasi Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya
hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak
amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek
maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukkades tanınan şeyleri
alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar
edemez veya kötüye kullanamazlar"denilmiştir.
Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin,
Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir
(An. 136 m.).
İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, siyasi partiler
ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği
bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına
hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.
Bu sebepten dolayı siyasi parti mensuplarının gerek halkın dini
hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce
özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat
varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir
istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken
görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.
Siyasi Partiler Kanunu’nun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de
açıkça fiilin laikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel
düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar
maddede "kısmen de olsa" ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel
düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.
f. ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHATLARINA GÖRE LAİKLİK
İlk kurulduğu
yıllarda, Anayasa Mahkemesi, laiklik prensibinin "din ve devlet
işlerinin birbirinden ayrılması" anlamına geldiğini ifade ile
yetinmiştir:
"Hukuki yönden, klasik anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin
birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet
işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir..."
(Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AKMD, sayı 10, sh.61). Buna
rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.154)
laikliğe aykırı bulmamıştır:
"Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi
tecrübeler dolayısı ile laiklik kavramının "devletin din işlerine
karışmaması" şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde
"Diyanet İşleri Başkanlığı" adıyla sui generis bir kuruluşa yer
verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilâtı içinde yer
verilmiş olması, laiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır." (Anayasa
Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AMKD, sayı 10, sh.52 vd.'). 1982
Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Laiklik hakkında daha
geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır:
"Laiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin
aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın,
bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan
bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının
yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir" (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12
'AMKD, sayı 23, sh. 144').
"Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi'nin kaynağı olan laiklik
ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak
kalmasını amaçlar" (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23,
sh. 147').
"Laiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik
dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal
yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini
zorunlu kılar." (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh.
1511'). Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi,
Laikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam
tersine, laikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup
olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar
inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet
işlerinde de dogmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas
alınacaktır.
Yine bu ifadeler açıkça, laikliğin din düşmanlığı olmadığını;
dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde
olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod
olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu hususları teyiden, ayrıca Yüksek Mahkeme’nin laikliğin, din ve
vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar
da vardır.
"Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir.
Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde
çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer
veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını
açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları
içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum
aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip
olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin
dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz
edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere
mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik
devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan,
yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76
s - Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8).
g. DOKTRİNDE LAİKLİK, DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
"Şüphesiz ki
din, yapısı ve dış teşkilâtı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve
cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden,
bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde,
unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır" (A.F. Başgil, a.g.e.
Sh.71).
İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için
din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak
üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki
bunlardan başta gelenleri... din hürriyeti ve laiklik prensipleridir.
(A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).
.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani..
selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbetçe
ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin
faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme,
ferdi ve içtimai ahlâk ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96).
Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır; o da, bir
kelime ile, taassuptur. Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve
kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç,
görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık
beslemesidir. Taassup... kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini oldugu
gibi, siyasi, felsefi de olabilir (Başgil, a.g.e. Sh.149).
... siyasi taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır...
siyasi taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve
bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir (Başgil, a.g.e. Sh.156).
Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların, bu iki düşmana karşı
korunması lazımdır. Bu hürriyeti, hem dini, hem de siyasi taassuba
karşı koymak için alınacak tedbir, tek kelime ile laikliktir (Başgil,
a.g.e.).
"Laiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları
açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini
inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve
düşünceye saygı göstermek zorundadır" (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215).
"Laiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak
algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke, vicdan özgürlüğünü güvence
altına almaktadır." (Dr. Ş.Ünal a.g.e. sh. 215).
... vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini
değil, aynı zamanda herhangi bir siyasi, iktisadi ve felsefi akide ve
kanaat serbestliğini de ifade eder (Başgil a.g.e. Sh.96).
... Şu halde laik hukuk deyince, bundan dini olmayan, esaslarını
dinden almayan hukuk; laik devlet deyince de dini akide ve esaslara
dayanmayan devlet anlamak lazım gelir (Başgil a.g.e. sh.145).
Laik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin
ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye
gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette,
devlet dini teşkilâta ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine
yardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi
halk için çalışmaktır (Başgil, a.g.e. sh.172). Doktrinde laiklikle
ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret
edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik
özelliğidir;
"Anayasa, Batı’daki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin
kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve
hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışını (Madde 12),
diğer yandan da, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve
manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin
görevlerinden sayarak "özgürleştirme" anlayışını benimsemiştir. (md.5)
(Prof. Dr. Ş.Gözübüyük, Anayasa Hukuku Sh.147). Yine doktrinde, temel
hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar
öngörülmüştür.
Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında;
"Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini,
sınırlama nedenlerinin Anayasa’da belirtilmesi gereğini, sınırlamanın
hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamıyacağını, sınırlamanın demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada
eşitlik kuralına mutlaka uyulması" gereğini tafsilatıyla izah etmiştir
(a.g.e. Sh. 150-165). Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin
kısıtlanmasını beninsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu
hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.
h. GENEL DEĞERLENDİRME
Görülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür
ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; laikliğin, değişik biçimlerde
yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak laiklik hangi şekilde
yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen
temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.
Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır:
1. Laiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.
2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil;
değişik sosyal ihtiyaçları gözönünde tutarak akıl ve ilim yoluyla
kurar.
Bu sebeplerden dolayı, laikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir.
Zira yukarıda da belirtildiği gibi,
Anayasa’nın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen
laikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas
alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış,
Yine Anayasa’nın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak
ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni
gereklerine aykırı olamıyacağı, esası vazedilmiş;
Ve yine 15. maddede de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun
geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.
Aynı şekilde, Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 17. maddesinde de:
"Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada
öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya
da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı
amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde
yorumlanamaz" hükmü yeralmıştır.
Ve yine Türkiye'nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS'nin 9.
maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce
hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere
hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın
ölçüsü saymıştır.
AİHS'nin temel hak ve hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982
Anayasası'nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası
olmuştur.
ı. SONUÇ
Yukarıdaki bölümlerde laikliğin, uluslararası sözleşmeler,
Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne
olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.
Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında laikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:
1. İlk tezahürü itibariyle laiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.
2. "Türkiye'de devletin temel bir niteliği olan laiklik, sadece din
ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda
vicdan hürriyetine imkân veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır;
devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve siyasi görüşler
karşısında da tarafsızlığını ifade eder" (An.2, 10.m.leri).
3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve
sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye
çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.
4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,
din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet,
öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu
olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir (AIHS. m.9).
5. Laiklik kavramı, Anayasa’daki tabirle, hiçbir zaman "dinsizlik"
olarak yorumlanamaz. Laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip
olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir
(1982 An.2. Mad. Gerekçesi).
6. Dolayısıyla laiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet
anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır
(An.m.2).
7. Laiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma
eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri
sırf laikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten
kaçınmak lazımdır (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa).
8. Laiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin
aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını... ulusal
egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir
(AMK - 7.3.1989, E:1, K:12).
9. Laiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini
güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir,
bir davranış biçimidir.
10. Din hürriyeti ve laiklik, din ile devleti aynı bir ülkede
yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun
ortaya koyduğu prensiplerdir (A. F. Başgil, Sayfa:87).
11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur.
Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul
ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve
bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi,
siyasi ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları
taassuba karşı koruyacak tek kelime laikliktir (a.g.e.).
12. Laik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilâta
ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek
değildir (a.g.e.).
13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.
14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı
kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan
engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil
edilmiştir (An. m.5).
15. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup,
çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını
sağlarlar (SPK-m.3).
16. Siyasi partilerin her konuda olduğu gibi laiklik konusunda da
gerek Anayasa'nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin
görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi
hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması
doğaldır.
17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin
serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi
sonuç olacağına inanır (M. Soysal).
A.2. BAŞSAVCI’NIN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKEN KABUL EDİLEMEZ
Sayın
Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, laiklik anlayışını ortaya
koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararları’ndan bir takım
alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.
a. İDDİANAMEYE DOKTRİNDEN YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Sn.
Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes'in
"Teokrasi ve Laiklik" kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet
göstermek istemiştir.
Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre;
"Aslında laiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan
laiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran
bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din
ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil,
aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü
kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak,
zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır."
"Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir
rejim anlaşılır" (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Sh.25).
Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan'ın "Laiklik ve Dini
Taassup" isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır;
"Dinler, dünya işlerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkları
ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar"
(Hüseyin Butuhan, Laiklik ve Dini Taassup, Sh.60). Sn. Başsavcı’nın
dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı
açısından tahlilinde fayda vardır.
Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir;
"En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek laikliğin anlamı da budur.
İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir
koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din
örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de
uygun bir tutumdur."(Sh.23) Görülüyor ki; Sayın Başsavcı laiklik
anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış
yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin, hem Anayasanın bütünlüğü
içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının
laiklik konusunda Anayasa ve laikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan
görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:
Sayın Prof. Niyazi Berkes'in bu ifadelerinden kastı, yukarıda
belirtiğimiz gibi laiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, devletin
kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı
olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla
hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin
ve Anayasa’nın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça
görülür ki, devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve
adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.
b. İDDİANAMEYE ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI’NDAN YAPILAN ALINTILARIN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Sn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesi’nin iki
kararından aldığı pasajlarla iddiasını teyid etmek istemiştir.
Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa
Mahkemesi Kararı'ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı
kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkeme’nin şu
görüşlerine de yer verilmiştir:
"Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir.
Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde
çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer
veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını
açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları
içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum
aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip
olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin
dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz
edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere
mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik
devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan,
yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76
s). Anayasa Mahkemesi’nin 1971 yılındaki laiklik anlayışında, 1982
Anayasası’ndan sonra, özellikle Anayasa’nın 2. maddesinde bu ilke için
öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.
Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-1.f).
Yüksek Mahkeme’nin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince:
Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programı’na "Laiklik ilkesini benimsemediğini" açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.
Diğer taraftan, Sn. Başsavcı’nın İddianamesi’nde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir:
"Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler,
Türkiye'deki laiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist
ülkedeki laiklik anlayışı ile ilgisi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki
Hıristiyan ülkelerin laiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce
biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.
Laikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması
nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini
oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya
da uyumsuzluğun laiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik
modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.
Hukuki yönden ve klasik anlamda laiklik, dinle devlet işlerinin
birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hristiyan ve
İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından
ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar
birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini
ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin, laikliği, o ülke batı
medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde
benimsemesi esasen düşünelemez ve beklenemez.Görülüyor ki, Sn. Başsavcı
karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış,
Türkiye'deki laikliğin nasıl bir laiklik olduğu konusundaki paragrafı
nedense ihmal etmiştir.
Oysa Sn.Başsavcı’nın Partimiz’le ilgili İddianamesi’ndeki ithamlar,
Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki;
İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri
savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Laikliği ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel
başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı
yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi,
Anayasa’nın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun
bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında
Türkiye'deki laiklik anlayışıyla, Batı’daki laiklik anlayışını mutabık
hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcı’nın; laiklik,
din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye'nin ulaştığı noktada,
1987'den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.
Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki;
Devlet laiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve
insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka
hizmet için vardır.
Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiçbir inanç
arasında, ayrım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder.
Anayasa’nın başta 2. madde olmak üzere laiklikle ilgili tüm maddeleri
bu temel esası vurgulamaktadır.
Yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna esas teşkil eden
Lozan Anlaşması’nın ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün
vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve
kâmil manada tatbik edilmesini esas almıştır.
İşte Sayın Başsavcı’nın yanılgısı, Uluslararası Hukuku, Doktrini,
Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele
almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp
yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.
Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın
Başsavcı’nın iddianamesine esas aldığı laiklik görüşü Anayasa ve
yasalarda belirtilen hukuki laiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir,
tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı
olduğundan, kabule şayan değildir.
A.3. REFAH PARTİSİ’NİN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKA UYGUNDUR
a. REFAH PARTİSİ, ANAYASA'DA BELİRTİLEN LAİKLİK İLKESİNİN, GERÇEK
SAVUNUCUSU VE TEMİNATIDIR.
Nitekim, bu husus, Refah Partisi'nin Tüzük ve
Programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler
ve hükümet icraatları ile sabittir.
1. Refah Partisi'nin Tüzük ve Programı :
Refah Partisi'nin Programında;
"Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin
bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak... kişinin temel hak
ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle
bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken
şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır." (Program, Başlangıç).
Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir,
vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı laikliğe
aykırı sayar." (Program md.4).
"Laiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan
hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak
geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur" (Program md.4)
denilmektedir.
Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programı’nda, laikliği
devletin temel niteliği olarak almış, laikliğin Anayasal ve yasal
anlamını teyit etmiş ve laikliğe aykırı uygulama yapılmaması için
nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
2. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar
Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN'ın bugüne kadar TBMM
içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek:
Bölüm IV, No:1).
Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:
"...Laikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle
hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın
ortaya çıkıp 'dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız' diye
dayatması, cahilâne bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir
zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın
istiyoruz..."
"Laiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir."
".... Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplumda çeşitli düşüncede
insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir?...
Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı
göstermeleridir. Laikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek?
Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM
kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne
karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur" (11 Mart 1997
tarihli grup konuşmasından),
"...Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum? Demokrasinin ve
laikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet
ediyorum; Demokrasiye ve laikliğe"
"Bugün laiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun
teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları
vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes
arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir
o? Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız
gerekir. Neden? Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir
hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Laiklik ise,
arabanda fren olması demektir. Araba başka, fren başka yani laiklik,
dinin karşıtı değil."
"... Fikrinizi, 'Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız'
diye kaba lafla softa şeklinde, körü körüne ortaya koymaya
kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri
yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken laikliğe aykırı davranmıyacaksınız.
Yani laikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış
şekli..." 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:
"... Türkiye'mizin demokratik, laik bir hukuk devleti olarak, insan
haklarına saygılı parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa
zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği
içindeyiz."
"... Çünkü Refah Partimiz, laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin
gerçek teminatıdır. Türkiyemizin en büyük partisidir." 21 Mayıs 1997
tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin
ardından yaptığı açıklama:
"Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve laik
bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi
söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak
istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır."
9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:
"Laiklik, din hürriyetinin teminatıdır" (18.02.1997 TBMM Grp.K.).
"Laiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Laiklik bütün inançlara saygı göstermektir." (25.02.1997 TBMM Grp.K.).
"Bakınız, laiklik demek; ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir.
Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle
olacak diye dayatamazsınız. Laiklik demek; kanunları TBMM yapar,
demektir." (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.).
"Refah Partimiz laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır." (21.05.1997 TBMM Grp.Kon.).
"Türkiye'de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi'dir. Gerçek
laikliğin teminatı Refah Partisi'dir. Laiklik adı altında laikliğe
aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi'dir.
(17.06.1997 TBMM Grp. Kon.).
"Şayet laiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi
yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı
yapılmaması ve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde
anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin
inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı
yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır." (10 Ekim 1993,
4.B.Kongre Konuşması).
Dünya'nın hiçbir yerinde, laiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis
her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir. (Refah
Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi).
"Laiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Laiklik demek, din
düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmet
etmek demektir." (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı). Tüm bu örnek
konuşmalardan açıkca görüldüğü gibi, Refah Partisi'nin laikliğe aykırı
hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek laikliğin ne olduğu
anlatılmış, laikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir.
3. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler
Refah Partili Belediye Başkanları’nın, göreve başlar başlamaz ilk
işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri
ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu
hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür
yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:2).
Refah Partili Belediye Başkanları, laikliğin uygulamasında çağdaş
örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret
BAYRAKTAR, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz BAYAT, belediye hudutları
içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek
verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım AYKAN tarihi kilisede çan
çalınma izni vermiştir.
Refah Partisi'nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir
belediye başkanı hakkında laikliğe aykırılıktan dolayı işlem
yapılmamıştır.
4. 54. Hükümet icraatından
54. Hükümet programının 4. sahifesinde,
"Türkiye Cumhuriyeti'nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez
ortak uzlaşma zeminini teşkil edecektir."
"Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti,
teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez
unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya
koymuştur." ifadelerine yer verilmiştir.
Ve 54. Hükümetin icraatında laikliğe aykırı olarak ne bir
kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari
tasarrufa rastlamak mümkün değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV programındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.
b. REFAH PARTİSİ’NE GÖRE LAİKLİK, KANUNLARIN YAPILMASINDA SKOLASTİK
DÜŞÜNCENİN DEĞİL ANCAK BİLİM VE AKLIN ESAS ALINMASIDIR.
Bu gerçeği’
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısız açıklamaları
içerisinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri
açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.
c. REFAH PARTİSİ İSTER DİNİ, İSTER SİYASİ KAYNAKLI OLSUN HER TÜRLÜ
TAASSUBA DA KARŞIDIR.
Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir
kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten
başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı
düşmanlık beslemesidir.
Halbuki Refah Partisi, Türkiye'nin en büyük siyasi partisi olarak,
kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden,
hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.
Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet
kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına
karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili
yöneticilerden bazılarının 1974'lü yıllarda MSP yöneticileri olarak
önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi,
Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde
çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi
Hamlesinin başarıyla neticelenmesi,
O gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü
olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.
d. DİĞER BÜTÜN PARTİLER GİBİ REFAH PARTİSİ'NİN DE ANAYASAL VE YASAL
DEVLET GÖREVLERİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLAMASI DİNİ İSTİSMAR OLARAK
YORUMLANAMAZ.
Diğer partiler gibi Refah Partisi'nin de, program ve
propagandalarında, gerek laiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve
gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri
ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini açıklaması ve bu konularla
ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup
bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması
mümkün değildir.
Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler
arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din
hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı
Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136); din hizmetleri için
eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde "Din Eğitimi Genel
Müdürlüğü"nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı
"Devlet Memurları Kanunu" çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması
ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel
Müdürlüğü’ne görev vermiştir.
Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu
konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her siyasi parti
yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının
Refah Partisi yöneticilerini, "neden bu konularda konuşuyorlar" diye
suçlaması ve bunu "dini istismar" olarak tavsif etmesi; Anayasa ve
Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir
tezat olduğunu açıkça göstermektedir.