Giriş
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
 

Arama

Milli Görüş

Milli Görüş Partileri

Siyonizm

İslam Tarihi

Haberler

Navigasyon Menü

İddianameye Cevap 5 PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 30 Ekim 2008

SONUÇ

Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki tanımıyla laiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası'nın gerek "Başlangıç" kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de "değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A.4. REFAH PARTİSİ'NİN LAİKLİĞE AYKIRI FAALİYETLERİN ODAĞI OLDUĞU İSNADI VARİT DEĞİLDİRSayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını "Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği" iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir.

Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

1. Refah Partisi'nin Başörtüsünü savunması,

2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yapılarak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

a. REFAH PARTİSİ'NİN KILIK KIYAFET YASASINI SAVUNMASININ HUKUKA AYKIRI HİÇBİR TARAFI YOKTUR.Refah Partisi'nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusudaki Görüşleri Laikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi'nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi "Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir" diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

2. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi'nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.

3. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondan da daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.

4. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış,bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisi’nin ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.

İDDİANAMEDEKİ MÜLAHAZALAR YERSİZ VE MESNETSİZDİR

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisi’ni itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle:

"Genel başkan Necmettin ERBAKAN dahil, Refah Partisi'nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır..." demektedir. Sayın Başsavcı’nın bu paragraf içinde yer alan "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi'nin "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

2. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz.

Zira bu eleştirileri yapmayan siyasi parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün siyasi partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların laikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi'nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento'dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları).

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün siyasi partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik anlayışı diğer ülkelerin laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığı bırakmak zorundayız.

b. REFAH PARTİSİ’NİN (İMAM HATİP OKULLARI’NIN, ORTA KISIMLARININ KAPATILMASINA DAİR) MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARI’NA KARŞI ÇIKMASI İDDİASININ LAİKLİK VE LAİKLİĞE AYKIRILIKLA HİÇBİR ALAKASI OLMADIĞI GİBİ, SİYASİ PARTİ YASAKLARI İÇİNDE MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARLARI’NA UYMAMAK GİBİ BİR YASAK DA YOKTUR.b-1. Sayın Başsavcı’nın din eğitimi konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde;

"Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin laik devlet olamıyacağını" ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini "böyle laik devlet olmaz" diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkındaki itham;

"İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO'ları açılmamasına" dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP'nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların laikliğe aykırı olması"

şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcı’nın dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,

2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99'u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Sadece Türkiye'de değil, Sayın Başsavcı’nın tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre;

"- ABD’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır.

- İsviçre Anayasası'nın 49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)

- Almanya'da, Fedaral Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır.

- İngiltere'de "dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz". Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiç de Sayın Başsavcı’nın ifade ettiği gibi değildir.

1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan "Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif" isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir:

ABD’de din eğitimini özellikle kilise teşkilâtları üstlenmişlerdir. (sh.102)

ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo).

Fransa'da,1958'de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8).

"Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemiyeceği" hükmü esas alınmıştır... (sh.128).

Fransa'da özel okulların % 95'i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu için bu okullarda din eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.128).

Hollanda'da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2'dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh,128).

Belçika'da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya'da % 36.8'dir. (sh.128).

İskandinav ülkelerinde ise.....

"Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır". (sh.128-129). İngiltere'de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128).

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).

Avusturya Anayasası'nın 2'nci maddesinde:

"Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir." (sh.132) . denilmektedir.

17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında ise;

"Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür."(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4). Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre;

"Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra 'Kültür Devleti' tabiri de kullanılmaya başlanmıştır". (sh.136). Görülüyor ki; Sayın Başsavcı;

"Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız" görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekler Sayın Başsavcı’nın iddiasının tam tersini ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Sayın Başsavcı’nın din eğitiminde Batı’nın örnek alınması önerisi, Türkiye’nin özel şartlarında isabetli bir tutum değildir.

b-2. Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar

1. Doktrinde Din Eğitimi

"Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de .... halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır." (BAŞGİL, sh. 134).

".....bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için herşeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır...memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür." (BAŞGİL, sh.135).

"Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir." (AKSOY, M.:Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de İnsan Hakları Semineri '9-11 Aralık 1968', Ankara, 1970, Sh.133).

"Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir" (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Laiklik,, Sh.131).

"Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır" (BAŞGİL,Sh.113).

"Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır" (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131).

"Türk Milletinin ahlâki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri" gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk dışında milletimizin herhangi bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler" (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322).

"Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır." (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538). Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk'ün de 31 Ocak 1923'de İzmir'de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır:

"......Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin felsefi gerçeklerini inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız...." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkilap Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)2. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 26. maddesine göre;

"Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2'inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen;

"Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir" denilmiştir.

"Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekildebelirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir".

"Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır" (Dr. Ş.Ünal,a.g.e Sh.273). 3. 1982 Anayasası’na Göre Dini Eğitim:

Anayasa'nın 5. Maddesinde;

"..... insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak..." Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

"Devlet,.... ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. ... Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir" (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).

"Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz" (1982 Any.,mad.42, fıkra 3).

"Din ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" (1982 Any., mad.24, fıkra 4). Buna göre;

"din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır" (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi). 4. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre;

"Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir"(MK.m.266/I).

" Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir" (MK. m.266/2).1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'na Göre;

"Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasa'da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin milli ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir." (mad.2). 5. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okulları’nın Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye'de de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, inkılaplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur'an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça'dır.

İmam Hatip Okulları’nın lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60'ını oluşturur. %40'ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liseleri’ndeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcı’nın dini eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcı’nın bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

i.Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.

ii.Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların, Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

7. Refah Partisi'nin dini eğitimi konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa'da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlâk eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının sağlanmasıdır: Dinin siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir.

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

8. Dini eğitimi konusunda RP'nin suçlanması hukuken mümkün değildir.

Çünkü;

1. Türkiye'de din eğitimi RP'nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.

2. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.

3. Türk Eğitim Sistemi’nde din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.

4. İmam Hatip Okulları’nı açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

9. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası'nda (m.111) yer almış, 1982 Anayasası'nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur (m.118).

Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa'da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul'a katılan Başbakan ve Bakanlar hükümeti, ne de Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar Ordu'yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti'ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki GÖRÜŞLERİNİ Bakanlar Kurulu'na bildirir (An.118/3).

BU GÖRÜŞLER, Bakanlar Kurulu'nda öncelikle dikkate alınır. (118/3).

"Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur" (An.117).Bakanlar Kurulu'nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM'nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki, bu "görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar"ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu'dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku bakımından birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcı’nın, "MGK kararlarına ve takip hakkına" Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette olup, laiklikle bir ilgisi yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir.

"Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz" (An. mad.38). Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir.

Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.17-18);

Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi'ni, laikliğe aykırı davranmakla suçluyor;

Diğer taraftan MGK Kararları’nın İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia ediyor.

Bu durumda Sayın Başsavcı’ya göre;

MGK, İmam Hatip Okulları’nı kapatmak istemediği halde laikliğe uygun davranmış oluyor;

Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir.

Bu bir çifte standarttır.

Bu Sn. Başsavcı’nın İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın Refah Partisi'ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

10. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK: Bölüm IV, No:5).

RP, 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin TBMM’de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6).SONUÇ

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki;

Refah Partisi'nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla,

Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararları’na karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi,

Bu iki konunun da laiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi'nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

B. İKİNCİ KISIM : PARTİ ÜYELERİNE AİT İSNADLARIN HUKUKEN GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.

B.1. DAVAYA MESNED YAPILMAK İSTENİLEN İDDİALARIN TAHLİLİ

DELİL KAVRAMI İLE İLGİLİ GENEL BİR TAHLİL

Türk Hukuk Sistemi’ndeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

"Nizaa sebeb olan fîlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği isbat vasıtasıdır.." (Türk Hukuk Lügatı Say. 66). "Delil" veya "sübut vasıtaları" her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin:

"Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder" hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; "delilin varlığı" nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK'nun 163. Maddesinde ifadesini bulan:

"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar.."hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun Koyucu, Kamu Davası açılmasını, "yeterli delil" şartına bağlamıştır. Buradaki "yeterli" lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de:

"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir" hükmü yeralmıştır.

"Hazırlık tahkikatı" ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, "parti kapatma davaları"nda Cumhuriyet Başsavcısı’na "SORGU HAKİMİ" sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK'nundan "Sorgu Hakimliği" ve "İlk Tahkikat" müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 Sayılı Özel Kanun’un 98. maddesinde "SORGU HAKİMLİĞİ" bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK'nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir:

"Cumhuriyet Savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir." Bu hükme göre de, deliller sırf "kamu davası" nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK'nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.

Kaldı ki, "Yeterli delil" den maksat, "hükme yeterli delil" olmasaydı; CMUK'nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan:

"Cumhuriyet Savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır."hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcı’nın sadece aleyhhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de "adalet ekonomisi"ne ters düşerdi. Sun'i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, "geciken adalet" şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler "ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza tehdidi" altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi "yeterli delil" hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

"Kamu davasını açmaya yeterli delil" den, "hükme yeterli delil" anlamı çıkarılmazsa, "sanığın lehine olan" delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz"

"yeterli delilden murat, hükme yeterli delil" olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır:

"Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa'sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.."(Anabritannica C.7. sa. 84). Ayrıca:

"Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir:

1- Delil, akılcı ve gerçekçi olmalıdır.

2- Delil, amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır.

3- Delil, hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır.

4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.." (Anabritannica C.7. Say. 85). Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan'ın da dediği gibi:

"Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır..." (CMUK cilt. 2 Say. 335). Yine Sayın Çağlayan'ın, Baha Kantar'a atfen ifade ettiğine göre:

"Sanığın mahkumiyyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin "Suçluluğu kesin surette isbat edici" kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, ŞÜPHE SANIĞIN LEHİNEDİR (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek BERAAT hükmü tesisi icap eder." (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542). "Yeterli delil" gereğinden dolayıdır ki; bugünkü Sayın Başsavcı’dan önce görevde bulunan Sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkân olmadığını her defasında belirtmiş;

"Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir"demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7).

Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; en azından bu tarihe kadar, "soyut, yeterli, elverişli delil" yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet "delil" diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen Sayın Başsavcı tarafından teyid edilmektedir.

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkânının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar teyid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:8).

Her iki Sayın Başsavcı’nın da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada "delil" diye ileri sürülen hususların "isbata yeterli delil" olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı'nın iddiasına göre: Refah Partisi "Suç odağı" haline gelmiştir. Halbuki bir partinin "Suç odağı" haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgili hakkında "ihraç talebi"nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir.

Bir önceki Sayın Başsavcı’nın, "somut, yeterli, davaya elverişli delil yok.." dediği ta’rihler için, bu Sayın Başsavcı’nın "delil var" faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında "delil" diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı-ayrı inceleyebiliriz. 


 

Milli Görüş

Bir davadır, bir kavgadır, bir sevdadır Milli Görüş!

Kınayanların kınamasından korkmadan Hak namına yürüyenlerin yoludur Milli Görüş!

Geriye bakmadan sürekli ilerleyerek özlenen günlere kavuşmanın umududur Milli Görüş!

Dikenlerin ortasında hepsine inat açan güldür Milli Görüş!

Iraklı Fatıma'nın namusu, Filistinli Faris'in öfkesi, Moritanyalı Sadık'ın özlemi, Suriyeli Muhammedin türküsü, Mısırlı Hasanın yumruğudur Milli Görüş!

Tarihin birileri tarafından kirli kanlarıyla yazılmış sayfalarına inat beyaz güvercindir Milli Görüş!

Hasretin adıdır Milli Görüş!

Aşkın, sevginin, şefkatin!!! Kıyamete kadar sürecek savaşın adıdır Milli Görüş!

Hakkın yanında saf tutanların davasıdır Milli Görüş!

Opportunistliği reddedenlerin, inancından asla taviz vermeyenlerin mücadelesidir Milli Görüş!

Birilerinin isteklerine göre değil kendi gündemlerine göre hareket edenlerin haykırışıdır Milli Görüş!

Yılmadan, yorulmadan, engel tanımadan ufuktaki güneşi görüp ona el uzatabilmektir Milli Görüş!

Reddetmektir!

Oyuna düşmeyi, oyunun parçası olmayı tüm benlikle kabul reddetmektir!

Mazlumların feryatlarını yüreğinin en orta yerinde hissetmektir Milli Görüş!

Ve gözlerden damla damla yaşları dökebilmektir Milli Görüş!

Üç günlük dünya hayatını, menfaat uğruna sürdürülen yaşamı feda edebilmenin adıdır Milli Görüş!

Önceliklerin en başına en kutlu davayı koymaktır Milli Görüş!

Bir Ömer, bir Hamza olmaktır! Kutsal emaneti omuzlamak ve bayrağı asla yere düşürmemektir Milli Görüş!

Direnebilmektir! Her türlü zorbaya ve zorbalığa aman vermeden karşı koymayı başarabilmektir Milli Görüş!

Sadakatin adıdır Milli Görüş! Terkedenlerin sözlerine aldırmadan, onların yoluna kanmadan varılması gereken hedefe ilerlemektir Milli Görüş!

Sabretmektir! Ne olursa olsun dik duruşu bozmadan ulvi değerlere sahip çıkmaktır Milli Görüş!

Örnek almaktır! Günümüz dünyasının ham softa ve yobazlarının değil davasının önderlerinin yolunda yürümeyi bir borç görmek ve bundan büyük bir vazife kabul etmemektir Milli Görüş!

Sürekli genç kalabilmektir! Maratonun son nefeste biteceğinin idrâkinde olup hiç durmadan koşabilmektir Milli Görüş!

İnandıklarını yaşamaktır! Kendine Müslüman olmayı bir acizlik bilmektir, pasifliği, mazeret uydurmayı zillet kabul etmektir!

Ve yeni bir dünyayı kurmaktır! Mazlumların ezilmediği, her türlü sömürünün son bulduğu, adaletin hakim olduğu bir dünyayı

NE MUTLU BU MUKADDES YOLA BAŞ KOYAN MİLLİ GÖRÜŞÇÜLERE!

Davet Haber

Galeriden

Kullanıcı İstatistiği

49 üye
0 bugün
0 bu hafta
1 bu ay
Son üye: kafkasyali

Millî Görüşçü'nün Mizah Sitesi

SsszMzh.Com

Site Sayacı

Bugün33
Dün109
Bu Hafta142
Bu Ay844
Hepsi13341
Bu sitenin Hosting, Domain, Proje ve Uygulama hizmetleri
Karınca Bilgi Teknolojileri & Anadolu Gençlik Derneği İstanbul İli Kağıthane İlçesi Mehmet Akfi Ersoy Mahalle Temsilciliği
tarafından sağlanmaktadır.