SONUÇ
Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın bu konudaki yanılgısı hilafına,
Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki tanımıyla laiklik ilkesine aykırı
herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.
Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası'nın gerek "Başlangıç"
kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de "değişmez
ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olarak tavsif edilen, Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi
benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin
tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.
A.4. REFAH PARTİSİ'NİN LAİKLİĞE AYKIRI FAALİYETLERİN ODAĞI OLDUĞU
İSNADI VARİT DEĞİLDİRSayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu
kapatma davasını "Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı
haline geldiği" iddiasıyla açmıştır.
Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir.
Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.
1. Refah Partisi'nin Başörtüsünü savunması,
2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.
Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen
bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yapılarak varit olmadığı ortaya
konulacaktır.
a. REFAH PARTİSİ'NİN KILIK KIYAFET YASASINI SAVUNMASININ HUKUKA
AYKIRI HİÇBİR TARAFI YOKTUR.Refah Partisi'nin Kılık Kıyafet ve
Başörtüsü Konusudaki Görüşleri Laikliğe Aykırı Değildir.
Refah Partisi'nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite
yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul
bir görüştür.
Refah Partisi "Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla
Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir" diyen 2547
Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal
çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün
uygulanmasından yanadır.
Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye
açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal
çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit
edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset
dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.
1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı
olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya
menfi bir hüküm bulunmayışıdır.
Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum
kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya
koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda
söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.
2. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili
açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi'nin hakkındaki iptal davasını
reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17.
maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata aykırı olmamak kaydıyla Yüksek
Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından
ibarettir.
3. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit
için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar
Organlarının kararları ve ondan da daha önemlisi o partinin icraatı
esas alınmalıdır.
4. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle
koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar
süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal
çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak
istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta
bulunmamış,bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri
gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört
cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim
görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar dahil
devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı
davranmamışlardır.
Dolayısıyla Refah Partisi’nin ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.
İDDİANAMEDEKİ MÜLAHAZALAR YERSİZ VE MESNETSİZDİR
Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın
Refah Partisi’ni itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri
sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.
1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle:
"Genel başkan Necmettin ERBAKAN dahil, Refah Partisi'nin tüm
yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her
konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın
Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı
kışkırtmışlardır..." demektedir. Sayın Başsavcı’nın bu paragraf içinde
yer alan "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki beyanına
muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da
açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal
çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi'nin
"Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki tespitinin
Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak
değerlendirilmesi gerekir.)
Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette
iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını
ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda
çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında
bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek,
kesinlikle kışkırtma sayılmaz.
2. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler
düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve
mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem
düzenlememiştir.
Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara
işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar
çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler
düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak
için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş
olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin
toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre
değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken
bir realitedir.
3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda
yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf
edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.
Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun
ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir.
Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir.
Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin
kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk
kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal
edilmiş olur.
4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz.
Zira bu eleştirileri yapmayan siyasi parti yok gibidir.
Böyle olunca bütün siyasi partilerin aynı iddia ile itham edilmesi
mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu
kanunu çıkartanların laikliğe aykırı harekette bulunmakla itham
edilmeleri gerekir. Refah Partisi'nin henüz içinde olmadığı bir
Parlamento'dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir
kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin
(özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında
sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup
sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları).
Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları
konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün siyasi partilerini,
bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir
suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil
eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine
oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların
sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde
genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği
mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.
Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve
ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti
ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.
Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak
başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir
fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik anlayışı diğer ülkelerin
laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda
dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak
olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması
gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.
Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne
ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur.
İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır.
Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya
aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de
yargısal tasarruflarla değiştirilemez.
Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve
vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç,
din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk
normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez
prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların
bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz
önünde tutmak zorundayız.
Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda
hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu
kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik
bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış
oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı
organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde
bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce
Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını
kısıtlayıcı mantığı bırakmak zorundayız.
b. REFAH PARTİSİ’NİN (İMAM HATİP OKULLARI’NIN, ORTA KISIMLARININ
KAPATILMASINA DAİR) MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARI’NA KARŞI ÇIKMASI
İDDİASININ LAİKLİK VE LAİKLİĞE AYKIRILIKLA HİÇBİR ALAKASI OLMADIĞI
GİBİ, SİYASİ PARTİ YASAKLARI İÇİNDE MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARLARI’NA
UYMAMAK GİBİ BİR YASAK DA YOKTUR.b-1. Sayın Başsavcı’nın din eğitimi
konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar
Sayın Başsavcı, iddianamesinde;
"Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş
yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik
devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek
Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu,
milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime
göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin laik devlet
olamıyacağını" ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü
ortaya koymuştur.
Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı
Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere
uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi
olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu
açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini "böyle laik
devlet olmaz" diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.
Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkındaki itham;
"İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO'ları
açılmamasına" dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip
hakkına, RP'nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm
yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların
laikliğe aykırı olması"
şeklinde ortaya konulmuştur.
Herşeyden evvel Sayın Başsavcı’nın dine ve ülkemizdeki din eğitime
karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk
çekmekteyiz.
Yüksek malumları olduğu üzere, siyasi partiler ister iktidarda ister
muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;
1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.
Şüphe yok ki % 99'u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır.
Sadece Türkiye'de değil, Sayın Başsavcı’nın tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.
Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı
ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda
kendine göre kabullerde bulunmuştur.
Sayın Başsavcıya göre;
"- ABD’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır.
- İsviçre Anayasası'nın 49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)
- Almanya'da, Fedaral Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır.
- İngiltere'de "dini inancı olmayan birine dini eğitim
yaptırılamaz". Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem
hiç de Sayın Başsavcı’nın ifade ettiği gibi değildir.
1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan "Türk
Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif" isimli araştırmada ABD ve Batılı
ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir:
ABD’de din eğitimini özellikle kilise teşkilâtları üstlenmişlerdir. (sh.102)
ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6
milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer
dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo).
Fransa'da,1958'de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8).
"Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara
saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemiyeceği"
hükmü esas alınmıştır... (sh.128).
Fransa'da özel okulların % 95'i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu
için bu okullarda din eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir
yere sahiptir. (sh.128).
Hollanda'da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2'dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh,128).
Belçika'da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya'da % 36.8'dir. (sh.128).
İskandinav ülkelerinde ise.....
"Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi
okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır". (sh.128-129).
İngiltere'de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür.
Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).
Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128).
Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).
Avusturya Anayasası'nın 2'nci maddesinde:
"Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin
kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve
haklarına riayet ederek yerine getirmelidir." (sh.132) . denilmektedir.
17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında ise;
"Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür.
Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve
denetlemekle yükümlüdür."(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4). Söz konusu
eserde yapılan değerlendirmeye göre;
"Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin
propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet
kavramının yanı sıra 'Kültür Devleti' tabiri de kullanılmaya
başlanmıştır". (sh.136). Görülüyor ki; Sayın Başsavcı;
"Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de
onları örnek almalıyız" görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken
yukarıdaki ilmi gerçekler Sayın Başsavcı’nın iddiasının tam tersini
ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, Sayın Başsavcı’nın din eğitiminde Batı’nın örnek alınması
önerisi, Türkiye’nin özel şartlarında isabetli bir tutum değildir.
b-2. Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar
1. Doktrinde Din Eğitimi
"Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın
bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı
altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı
değildir, hem de .... halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete
meydan açmaktır." (BAŞGİL, sh. 134).
".....bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi
şekilde tatmin etmek için herşeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam
seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır...memlekette yüksek
dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki
ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim
yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve
alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve
tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür." (BAŞGİL, sh.135).
"Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu
düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle
düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da,
eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir." (AKSOY,
M.:Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de İnsan Hakları Semineri
'9-11 Aralık 1968', Ankara, 1970, Sh.133).
"Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan
hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de
getirir" (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda ve Anayasa Mahkemesi
kararlarında Laiklik,, Sh.131).
"Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır" (BAŞGİL,Sh.113).
"Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği
hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye
hakkı vardır" (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131).
"Türk Milletinin ahlâki değerleri, insani değerleri, manevi
değerleri, kültürel değerleri" gibi kavramlara dinden soyut olarak bir
anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk dışında milletimizin herhangi
bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile
bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel
motifli değerlerdirler" (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun Olarak Din
Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel
Sayısı] Sh.322).
"Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek
günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle
bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır." (TÜRKDOĞAN,
O.: TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat
1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538).
Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk'ün de
31 Ocak 1923'de İzmir'de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü
hatırlamakta fayda vardır:
"......Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek
zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir
yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin felsefi gerçeklerini
inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak
seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara
sahip olmalıyız...." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkilap
Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)2. İnsan Hakları
Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri
BM. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 26. maddesine göre;
"Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel
özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün
uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu
teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki
çalışmalarını geliştirmelidir." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ise
eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe
giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla
onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2'inci maddesinde ele alınmıştır.
Protokolün 2. maddesinde aynen;
"Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim
alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu
eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak
hakkına riayet edecektir" denilmiştir.
"Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden
çıkararak onları sistematik şekildebelirli bir doğmatik görüşü aşılamak
suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir".
"Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa
dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun
tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması
konusunda uzlaşma sağlanmıştır" (Dr. Ş.Ünal,a.g.e Sh.273). 3. 1982
Anayasası’na Göre Dini Eğitim:
Anayasa'nın 5. Maddesinde;
"..... insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli
şartları hazırlamaya çalışmak..." Devletin görevleri arasında
sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:
"Devlet,.... ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde
yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. ...
Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına
saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin
kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca
görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve
özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan
kaldırmak, sosyal devletin görevleridir" (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).
"Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda,
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi
altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz"
(1982 Any.,mad.42, fıkra 3).
"Din ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi
altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim
kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun
dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine,
küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" (1982 Any.,
mad.24, fıkra 4). Buna göre;
"din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak
kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin
talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve
ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında
yer almaktadır" (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi).
4. Kanunlara göre dini eğitim
743 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre;
"Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir"(MK.m.266/I).
" Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü
mukavele muteber değildir" (MK. m.266/2).1739 Sayılı Milli Eğitim Temel
Kanunu'na Göre;
"Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün
fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasa'da ifadesi bulan
Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin milli ahlâki, insani,
manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;
ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan
haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan
demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları
davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir." (mad.2). 5.
Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okulları’nın Yeri
Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.
Türkiye'de de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, inkılaplar sırasında
yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam
tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun
4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.
Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta
Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli
okullar arasında yer aldı.
İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4
yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula
liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel
Kanunu'nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde
etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye
öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.
Bugünkü sistemde İmam Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar.
Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program
bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin
orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse
bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark
sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur'an
Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça'dır.
İmam Hatip Okulları’nın lise sınıflarında ise, klasik (normal)
liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi
eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının
tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60'ını oluşturur. %40'ı
ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki
İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.
İmam Hatip Liseleri’ndeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin
de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk
ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana
gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı
zamanda öğrenmektedirler.
6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcı’nın dini
eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere
uymamaktadır.
Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler
karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın gerek din eğitimi
gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters
düşmektedir.
Zira, Sayın Başsavcı’nın bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.
i.Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
ii.Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırıdır.
Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin
fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde
ortaya kondu.
Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet
ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip
Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında
belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.
Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların, Anayasaların ve bütün dünyadaki
uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ,
vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan
kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.
7. Refah Partisi'nin dini eğitimi konusundaki görüşleri
Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa'da belirlenen
prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata
geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.
Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlâk
eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri
için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir.
İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu,
onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının sağlanmasıdır: Dinin
siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin
tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen
yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir.
Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, Sayın Başsavcı’nın
iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis
Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı olduğu ortaya
çıkmaktadır.
8. Dini eğitimi konusunda RP'nin suçlanması hukuken mümkün değildir.
Çünkü;
1. Türkiye'de din eğitimi RP'nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
2. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.
3. Türk Eğitim Sistemi’nde din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.
4. İmam Hatip Okulları’nı açan, yöneten, bu okullardaki eğitim
programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere
okutan da Refah Partililer değildir.Bütün bu işleri yapmak Sayın
Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu
Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir
ithamla Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı
yoktur ve olamaz.
9. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi
Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde
bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır
Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası'nda (m.111)
yer almış, 1982 Anayasası'nda bazı değişikliklerle yerini aynen
korumuştur (m.118).
Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa'da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.
Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.
Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne
Kurul'a katılan Başbakan ve Bakanlar hükümeti, ne de Genelkurmay
Başkanı ve Komutanlar Ordu'yu temsil eder.
Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti'ni tayin ve
tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki
GÖRÜŞLERİNİ Bakanlar Kurulu'na bildirir (An.118/3).
BU GÖRÜŞLER, Bakanlar Kurulu'nda öncelikle dikkate alınır. (118/3).
"Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulu
sorumludur" (An.117).Bakanlar Kurulu'nda dikkate alınan bu görüşlerden
uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim
bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok
MGK Kararları vardır.
Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM'nin veya Hükümetin üstünde
bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da
değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da
emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç
değildir.
Kaldı ki, bu "görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar"ın muhatabı
Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği gibi sadece Bakanlar
Kurulu'dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı
olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku bakımından
birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe
ifade edebilirler.
Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcı’nın, "MGK kararlarına ve takip hakkına" Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;
Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip
Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette olup, laiklikle bir ilgisi
yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın ilgisi olsun.
Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, ne
özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler Kanunu ile 2945 S.lı Milli
Güvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK
Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu
suç saymak mümkün değildir.
"Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz" (An. mad.38). Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir.
Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.17-18);
Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okulları’nın
kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi'ni, laikliğe aykırı
davranmakla suçluyor;
Diğer taraftan MGK Kararları’nın İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia ediyor.
Bu durumda Sayın Başsavcı’ya göre;
MGK, İmam Hatip Okulları’nı kapatmak istemediği halde laikliğe uygun davranmış oluyor;
Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.
Bu açık bir çelişkidir.
Bu bir çifte standarttır.
Bu Sn. Başsavcı’nın İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi
aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini
göstermektedir.
Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın Refah Partisi'ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.
10. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur
Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim
heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye
genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen
geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK: Bölüm IV, No:5).
RP, 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli
olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin TBMM’de zorunlu
eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme
alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6).SONUÇ
Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki;
Refah Partisi'nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla,
Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararları’na karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi,
Bu iki konunun da laiklikle bir ilgisi yoktur.
Refah Partisi'nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.
Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç
duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir
faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten
talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.
B. İKİNCİ KISIM : PARTİ ÜYELERİNE AİT İSNADLARIN HUKUKEN GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.
B.1. DAVAYA MESNED YAPILMAK İSTENİLEN İDDİALARIN TAHLİLİ
DELİL KAVRAMI İLE İLGİLİ GENEL BİR TAHLİL
Türk Hukuk Sistemi’ndeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :
"Nizaa sebeb olan fîlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya
olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına
müsaade ettiği isbat vasıtasıdır.." (Türk Hukuk Lügatı Say. 66).
"Delil" veya "sübut vasıtaları" her dava için büyük önemi haizdir. Zira
delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de
dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin:
"Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan
edineceği kanaate göre takdir eder" hükmü hem açık hem de âmir bir
hükümdür.
Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş;
"delilin varlığı" nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli
görmediği için, CMUK'nun 163. Maddesinde ifadesini bulan:
"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının
açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame
vermek suretiyle kamu davasını açar.."hükmünü derpiş etmiştir.
Kanun Koyucu, Kamu Davası açılmasını, "yeterli delil" şartına
bağlamıştır. Buradaki "yeterli" lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız
gerekir.
Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de:
"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için
yeterli delil bulunmaması veya keyfiyyetin takibe değer görülmemesi
halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir" hükmü
yeralmıştır.
"Hazırlık tahkikatı" ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır.
Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, "parti
kapatma davaları"nda Cumhuriyet Başsavcısı’na "SORGU HAKİMİ"
sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK'nundan "Sorgu Hakimliği" ve "İlk
Tahkikat" müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 Sayılı Özel Kanun’un 98.
maddesinde "SORGU HAKİMLİĞİ" bilinçli olarak muhafaza edilmiştir.
Bundan dolayıdır ki: CMUK'nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir:
"Cumhuriyet Savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için
bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan
doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü
tahkikatı yapabilir." Bu hükme göre de, deliller sırf "kamu davası" nı
açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani
kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte
olmalıdır. Aksi halde, CMUK'nun 254. maddesinin yukarda belirtilen
hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.
Kaldı ki, "Yeterli delil" den maksat, "hükme yeterli delil" olmasaydı; CMUK'nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan:
"Cumhuriyet Savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil,
lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin
toplanmasına ve zabtına çalışır."hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcı’nın
sadece aleyhhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki,
böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de "adalet
ekonomisi"ne ters düşerdi. Sun'i davalar sebebiyle, müdellel davalar
sürüncemede kalır, "geciken adalet" şikayetlerine yenileri eklenmiş;
hükümler "ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre
ceza tehdidi" altında tutulmuş olurdu.
Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi "yeterli delil" hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.
"Kamu davasını açmaya yeterli delil" den, "hükme yeterli delil"
anlamı çıkarılmazsa, "sanığın lehine olan" delillerin savcı tarafından
toplanmasına ihtiyaç kalmaz"
"yeterli delilden murat, hükme yeterli delil" olmalıdır.
Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır:
"Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği,
delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve
tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem
genellikle kara Avrupa'sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki
sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.
Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç
daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi
savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.."(Anabritannica C.7. sa. 84).
Ayrıca:
"Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir:
1- Delil, akılcı ve gerçekçi olmalıdır.
2- Delil, amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır.
3- Delil, hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır.
4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve
algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.." (Anabritannica C.7. Say.
85). Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan'ın
da dediği gibi:
"Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç
işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka
cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır..."
(CMUK cilt. 2 Say. 335). Yine Sayın Çağlayan'ın, Baha Kantar'a atfen
ifade ettiğine göre:
"Sanığın mahkumiyyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki
edilmiş olan delillerin "Suçluluğu kesin surette isbat edici" kuvvette
olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde,
yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit
mahkumiyyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede
kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım
geldiği cihetle, ŞÜPHE SANIĞIN LEHİNEDİR (İn dubio pro rea) kaidesini
tatbik ederek BERAAT hükmü tesisi icap eder." (M.M. Çağlayan CMUK c.2
Sa. 542). "Yeterli delil" gereğinden dolayıdır ki; bugünkü Sayın
Başsavcı’dan önce görevde bulunan Sayın Başsavcı, basın mensuplarının
sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkân olmadığını
her defasında belirtmiş;
"Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin
getirilmesi gerekir"demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV,
No:7).
Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.
Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate
alındığında anlaşılır ki; en azından bu tarihe kadar, "soyut, yeterli,
elverişli delil" yoktur.
Bu iddianamede, davaya mesnet "delil" diye takdim edilen tüm bilgi
ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu
da esasen Sayın Başsavcı tarafından teyid edilmektedir.
Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu
davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkânının olmadığını,
çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil
bulunmadığını tekrar, tekrar teyid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:8).
Her iki Sayın Başsavcı’nın da böyle bir davanın açılabilmesi için
elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş
olmaları bu davada "delil" diye ileri sürülen hususların "isbata
yeterli delil" olmadıklarını açıkça gösterir.
Sayın Başsavcı'nın iddiasına göre: Refah Partisi "Suç odağı" haline
gelmiştir. Halbuki bir partinin "Suç odağı" haline gelmesi ancak
üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket
ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.
Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı,
esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgili hakkında "ihraç talebi"nde
bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını
açıkça göstermektedir.
Bir önceki Sayın Başsavcı’nın, "somut, yeterli, davaya elverişli
delil yok.." dediği ta’rihler için, bu Sayın Başsavcı’nın "delil var"
faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü
vermez.
Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcı’nın
iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında "delil" diye dercettiği
hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle
ayrı-ayrı inceleyebiliriz.