SONUÇ OLARAK:
Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:
Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla
ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla
laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek
davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade
etmeyeceği açıktır.
NETİCE OLARAK
NECMETTİN ERBAKAN HAKKINDA, İDDİANAMEDE İLERİ SÜRÜLEN İSNADLARIN HUKUKİ DEĞERİ YOKTUR.
Genel Başkan Necmettin ERBAKAN hakkında iddianamede beş tane isnat
ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan
hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok
sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya
yeterlidir.
Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyeti nedir? Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez;
Çünkü;
(1) Üniversitelerle ilgili Kılık Kıyafet Kanunu’nun savunulması. Yani 2547 Sayılı Kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.
(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta
"akit serbestliği" hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş
olması.
(3) Grup konuşmasında "geçiş dönemi" nin huzurlu olmasının istenmesi.
a. Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu
çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa'nın 83.
maddesi gereğince "sorumsuzluk" güvencesi altındadır; Hiçbir davaya
konu yapılamazlar.
b. Bu konuşmaların içerisinde ne laikliğe ne de yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.
c. Bu konuşmalar, Anayasa’nın ve altına imza koyduğumuz Uluslararası
Anlaşmalar’ın en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce
hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve
sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.
(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri
olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin ERBAKAN'la hiç
bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir
yazı.
(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak
verilen ve TBMM'nce denetlenip laiklikle ilgili olmadığı karar altına
alınan bir iftar yemeği.
Görülüyor ki:
Necmettin ERBAKAN ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların
hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki "laikliği ihlal"
isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.
B.3. PARTİNİN DİĞER BAZI ÜYELERİNE YAPILAN İSNATLARDA HUKUKİ DAYANAKTAN YOKSUNDUR
a-ŞEVKİ YILMAZ;İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize
Milletvekili Şevki YILMAZ'ın üç konuşmasında laikliğe aykırı davrandığı
ileri sürülmektedir.
a-1. Hac'da yaptığı iddia edilen bir konuşma,
a-2. İstanbul'da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilen konuşma,
a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.
Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,
(1) Şevki YILMAZ'ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilen konuşmaları
yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi bir organik
bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişi
Refah Partisi’nin üyesi değildi.
Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994'de Rize Belediye Başkanı seçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.
a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zaman ve ne
münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.
(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkin delil olarak video bantlar sunulmuştur.
Böyle bir konuşma yapılmış mı? Şayet yapılmışsa, nerede, ne zaman,
hangi tarihte yapılmış? Bu video bantlar, nereden alınmış, hangi yolla
elde edilmiş? Video bantlar sağlam mı? üzerlerinde oynama, montaj var
mı? Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait? Bununla alakalı olarak ne
bir belge, ne bir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki YILMAZ'a
böyle bir konuşma yapıp yapmadığı sorulmamıştır.
Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliği yoktur.
Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarak
kabul edilemiyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargı
Organlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır
(AYMKD, S:30, Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar).
(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.
(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.
(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti'mizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.
(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve
düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin
kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasanın 101/d ve 103.
maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı
bu prosedürü işletmemiz için, partimizden her hangibir talepte
bulunmamıştır.
(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde
partimizden ihraç edilmiştir (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21). Bu
durumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın
hukuki dayanağı kalmamıştır.
b-HASAN HÜSEYİN CEYLANAnkara Milletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN'a
izafe edilen iki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak
gösterilmiştir (İddianame Sh.12-14).
b-1. Hasan Hüseyin CEYLAN'a izafe edilen ilk konuşma 14.03.1993'de Kırıkkale'de yapıldığı iddia edilen konuşmadır.
b-2. İzafe edilen ikinci konuşma KANAL-D Televizyonu’nda 24.11.1996
günü TEKE-TEK Programı’nda, Almanya'da yaptığı iddiası ile yayınlanan
konuşma.
Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,
İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttan başka bir şey
yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır? Kim tarafından
banta alınmıştır? Bant bozuk mudur? Nasıl elde edilmiştir, nasıl
muhafaza edilmiştir? Belli değildir.
(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olarak sunulmuştur.
Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğini doğrulayan
başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delil
olmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.
(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında var olup
olmadığı, muhtevasında laikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup
bulunmadığı hususunda, hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.
(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.
(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Parti üyesi sıfatıyla
açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa)
partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasa’nın 101/d
ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın
Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden herhangi bir talepte
bulunmamıştır.
(6) Hasan Hüseyin CEYLAN'ın bu konuşmasına ait kasetlerin çoğaltılıp
Refah Partisi Teşkilâtları’na dağıtıldığı iddiası doğru değildir.
Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor
bir olay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir.
(7) Adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç
edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğince partimiz
aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.
c-İBRAHİM HALİL ÇELİKİddianamenin 15. sahifesinde yer alan, "10
Mayıs 1997" günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil
ÇELİK'e atfedilen sözler.
(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekzip hakkını
kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenip
söylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizim
savunmamızın kapsamı dışındadır.
(2) İbrahim Halil ÇELİK'in partimizi temsil yetkisi bulunmadığı
gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.
(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılan
soruşturmada, TCK'nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddia
edilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın "LAİKLİĞE AYKIRI
EYLEMLE" hukuki bir ilgisi yoktur.
(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve
düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin
kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasa’nın 101/d ve 103.
maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı
bu prosedürü işletmemiş, partimizden herhangi bir talepte
bulunmamıştır.
(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde
partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1'deki hüküm
gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.
d-AHMET TEKDALAhmet Tekdal'ın yıllarca önce gittiği bir hacda
yaptığı iddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri
sürülmüştür.
Adı geçene izafe edilen bu konuşma,
(1) İddianamenin 13. sayfasında KanalD Televizyonu’nun 24.11.1996
günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal'ın yıllarca önce gittiği bir
hacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak
istenmiştir.
(2) Hac'da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bant dışında bir
dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığı belli
değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı? Belli değildir.
Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir
şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned
olarak alınması mümkün değildir.
(3) Ahmet TEKDAL 1986 yılında Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan
sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac siyasi
faaliyet yeri olmadığı için, parti adına siyasi bir konuşma yapması da
düşünülemez.
(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığı araştırılmamıştır.
Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal'a ait olup
olmadığı sorulmamıştır.
(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.
(6) Parti'mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadan iddianame ile
haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilen fikirleri
kabul etmesi söz konusu değildir.
(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerle
doğrulanmadan delil olarak kabul edilmeyeceği Yüksek Mahkeme’nin
16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 Sayılı Kararı’nda belirtilmiştir (AYMKD,
Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193).
(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.
Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabbül etmemiştir.
Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki YILMAZ, Hasan
Hüseyin CEYLAN, Ahmet TEKDAL ve İbrahim Halil ÇELİK isnad edilen söz ve
eylemler sebebiyle, partimizin, "Laiklik ilkesine aykırı eylemlerin
odağı" olma iddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün
değildir.
e.ŞÜKRÜ KARATEPESayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e)
bendinde, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe'nin, 10
Kasım 1996 günü yaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil
göstermiştir.
Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Kayseri Cumhuriyet
Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda 1996/13102
Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe'nin izafe edilecek bir suç
bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir (Ek: Bölüm IV, No:22).
Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGM Başsavcılığı
tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da 2.4.1997
günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekilde
takipsizlik kararı verilmiştir (Ek: Bölüm IV, No:23).
Hal böyle iken, Sayın Başsavcı’nın bunları araştırmadan DGM
Savcısının tahkikatının neticesini sormadan ve açılan tahkikatın
akıbetini öğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak
göstermesi isabetsiz olmuştur.
Bu Hadisenin de adı geçen Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 inci
Maddesi’ndeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda
delil olarak kabul ve ikamesine kanuni imkân yoktur.
f. ŞEVKET KAZANSayın Başsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G.
bendinde Şevket Kazan'ın Adalet Bakanlığı sırasında Sincan Belediye
Başkanı'nı ziyaret etmesini delil göstermek istemiştir.
Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmış olduğundan
böyle bir konunun denetiminin TBMM'ye ait olması dolayısıyla bu denetim
Anayasa'nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyle
TBMM'de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan'a izafe edilecek
herhangi bir bir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma
talebini reddetmiştir (Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV,
No:24).
Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)'de açık bir şekilde belirtildiği gibi
TBMM'nin işbu Kararı’ndan sonra aynı konunun yargı tarafından ele
alınması mümkün değildir.
B.4. REFAH PARTİSİ'NİN BAZI ÜYELERİNİN SÖZ VE EYLEMLERİNE KARŞI
SESSİZ KALDIĞI İDDİASI DOĞRU DEĞİLDİR.Refah Partisi'nin üyelerinin
kural dışı sayılan söz ve eylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası
doğru değildir.
Refah Partisi, Başkanlık Divanı’nı, MKYK Üyeleri’ni, il, ilçe ve
belde Başkanları’nı, Belediye Başkanları’nı ve köylerdeki
Temsilcileri’ne kadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte
ve onların kanun ve kural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında
tutmaktadır. Kanun dışı herhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için
elinden geleni yapmaktadır. Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları
Refah Partisi kadar eğitimli, dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim
kurulduğu günden bugüne kadar Yargıtay Başsavcılığınca partimiz ve
mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d bendinde açıkça
belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı siyasi
partilerin sorumlulukları, üyelerin hüküm giymesinden sonra,
Başsavcılıkça bu üyenin partiden ihracı talebinden sonra başlar.
Bugüne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizin kural dışı
sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.
Kaldı ki partimiz yetkili organları, üyelerinin bütün faaliyetlerini
her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir. Bu
hususta soruşturulacak herhangi bir konu sözkonusu olduğunda gereken
disiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.
Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine bu dava
açılmadan çok daha önce, gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin
hükümleri uygulanmıştır.
C. ÜÇÜNCÜ KISIM: ANAYASA'NIN 83. VE 100. MADDELERİNİN GETİRDİĞİ
GÜVENCELER MÜVACEHESİNDE HÜKÜMET VE MECLİS ÜYELERİ SORUMLU TUTULAMAZ
Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının "YOK" sayılması
Anayasa’nın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır.
C-1.TARİHİ GELİŞİM:Tarihi süreç içerisinde iki tür "muafiyet"e şahit olunmaktadır; "Diplomatik" ve "Parlamenter muafiyet".
Bu iki dokunulmaz kurumun toplum hayatına girişi farklıdır.
Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidir. Bundan
dolayı da "Diplomatik muafiyet", "Parlamenter muafiyet"ten daha
öncedir. "Diplomatik muafiyet"le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese
1815 tarihli Viyana Kongresi’yle Devletler Hukuku’na girmiştir.
Bizim devlet hayatımızda "özdeyiş" haline gelen "Elçiye zeval olmaz"
sözü, "diplomatik muafiyet"in özlü bir ifadesidir. "Diplomatik
muafiyet" devletlerarası ilişkiler için etkin bir güvencedir.
"Parlamenter muafiyetler", Parlamenter fonksiyonun ifâ edilebilmesi
için, parlamenteri, siyasi iktidarlar ve diğer kişi ve kurumların
itham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır.
Parlamenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlar değildir.
Millî iradeyi temsil edenin, "temsilcilik fonksiyonu"nu her türlü baskı
ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil
eden müessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar.
Parlamenter Muafiyetler demokrasilerin "olmazsa-olmaz" şartlarındandır.
Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere'den kaynaklandığını ve daha
sonra Fransa'ya, oradan da Türkiye'ye intikal ettiğini görmekteyiz.
(1) İngiliz "HAKLAR BEYANNAMESİ"nin 9. Maddesi ile ilk defa hukuki
nitelik kazanan ve Kral’a karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan
"PARLAMENTER MUAFİYET"ler, 1789 İhtilali’yle birlikte Fransa'da
uygulama alanı bulmuş,
"Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve bir
milletvekiliniz Etats Generaux'daki herhangi bir teklifinden, reyinden,
mütalâasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan
sonra kovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya
veya tutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler heyeti
(tribünal), mahkeme (cour) veya komisyonlar MİLLET HAİNİDİR ve çok ağır
bir suç işlemiş olurlar." hükmünü ihtiva eden bir kararname
neşredilmiştir.
(2)1793 tarihli Fransız Anayasası da, "Parlamenter Sorumsuzluğu"nu şöyle ifade etmiştir:
"Parlamentonun hiçbir üyesi, parlamenter fonksiyonlarını yerine
getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığı oylarından dolayı
soruşturulamaz..."Görüldüğü gibi, Fransız Anayasası’nda, "YASAMA
SORUMSUZLUĞU KAPSAMI" çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş;
aksine, parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı
hedeflenmiştir. Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre, parlamento
üyesi olmayan bakanlar, komisyon görüşmelerine katılan kamu
görevlileri... de bu sorumsuzluk imkânından yararlanmaktadır.
(3) Federal Alman Anayasası’nın 46. Maddesinde de benzer hüküm yer almaktadır.
(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa 1876 tarihli
"KANUN-İ ESASİ" ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynen
şöyle denilmektedir:
"Meclis-i umumi azası re'y ve mütalaa beyanında muhtar olarak
bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altında
bulunamaz..." Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmiş
bulunan "ADEM-İ MES'ULİYYET" ya da "SORUMSUZLUK"; dünya hukuk
düzenlemelerdeki gelişmelere paralel olarak, "PARLAMENTER DEMOKRATİK
SİSTEM" ve "HUKUK DEVLETİ" niteliğine yaraşır biçimde tekâmül
edegelmiştir.
Vakı'a, 1921 Anayasası’nda "ADEM-İ MES'ULİYYET"le ilgili açık bir
hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı Esasîye
Kanunu’na atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.
Muafiyetler, 1924 Anayasa'sının 17. Maddesiyle düzenlenmiştir. Buna göre:
"Hiçbir meb'us, Meclis dahilindeki rey ve beyanatından ve meclisteki
re'y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricinde irad ve izharından
dolayı mesul değildir.."1961 Anayasası’nın 79.maddesiyle düzenlenen
"MUAFİYETLER" daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasası’nda "MECLİS
DAHİLİNDE" deyimi kullanılmışken; 1961 Anayasası’nda "MECLİS
ÇALIŞMALARI" ifadesine özellikle yer verilmiştir. Anayasa yapıcının, bu
ifadeyi maksatsız kullanmış olması düşünülemez. Anlaşılmaktadır ki:
Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundaki gelişmeleri, hem ülkemizin çok
partili demokratik-parlamenter sisteme geçmiş olmasını, hem de 1960
öncesi uygulamalarla "ADEM-İ MES'ULİYYET İLKESİ" nin alabildiğine ihlal
edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumun
ihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her
türlü izahtan varestedir.
1982 Anayasası da, "ADEM-İ MES'ULİYYET" ilkesini, 83. Maddede
düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: "PARLAMENTER
FONKSİYON" un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve
tehdidden emin bir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de:
"KÜRSÜ", "GENEL KURUL", "KOMİSYON", "PARTİ GRUPLARI", "BAŞKANLIK
DİVANI", "DANIŞMA KURULU" ifadeleri yerine, özellikle, özenle ve
bilinçli olarak "MECLİS ÇALIŞMALARI" ifadesi kullanılmıştır. Bütün bu
yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcının malumu iken, onların
hiçbirine iltifat etmeyerek, "MECLİS ÇALIŞMALARI..." ifadesini
kullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.
Herbir parlamenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tüm milleti temsil
etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletin tümü
adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri bile
tereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade
edebilmeli; yine inandığı biçimde re'yini izhar edebilmelidir.
Yasakoyucu bilmektedir ki: "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir".
Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adına görevlerini ifa
ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarında hiç bir
kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.
Ve yine yasakoyucu bilmektedir ki: Meclis kararları oluşurken sadece
Genel Kurul'da değil, parti grupları, komisyonlar, Danışma Kurulu,
Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Bu
sebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin
görüş, fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve
engellemeden korunmuş olması gereklidir.
Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle, teknolojisiyle, bilgi
çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanma çabasında olduğu şu
zamanda; "YASAMA SORUMSUZLUĞU"nun, kapsam itibariyle gerilerde
bırakılmış olması düşünülemez.
"TEMSİLİ SİSTEM"lerde aslolan, millete ait temsil görev ve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.
C.2. SORUMSUZLUK VE DOKUNULMAZLIK:Bu iki müesseseyi birbirinden
ayırmak gerekmektedir. Esasen, gelişmiş Batı'lı hukuk sistemlerinde ve
tabii "TEMSİLİ SİSTEM"in uygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı
mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizim hukukumuzda da bu iki kurum
birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961 Anayasası’nın 79/1.
Maddesi ile 1982 Anayasası’nın 83/1. Maddesi ile "Sorumsuzluk"
-parlamenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2.
fıkralarında ise "DOKUNULMAZLIK" ilkesi tanzim edilmiştir.
a. SORUMSUZLUK:Sorumsuzluk, bir parlamento üyesinin "PARLAMENTER
FONKSİYONU" ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem ve
eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurum
tarafından takibata uğramamasıdır. "PARLAMENTER FONKSİYON" kavramı
özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız "YASAMA
SORUMSUZLUĞU" değil, aynı zamanda "DENETİM" faaliyetlerinin de
"SORUMSUZLUĞU" dur.
Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların iki esas fonksiyonu vardır: 1) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..
Parlamenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegane
şartı, hiç şüphesiz, "SORUMSUZLUK"tur. Hem yasa yapmada, hem de
denetimde...
Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:
(1) Parlamenter'in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancak böyle bir
sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine
getirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir;
denetimde istediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek
gerekir ki: "KİŞİSEL" gibi görünen "SORUMSUZLUK" aslında milli iradeye
tanınmış sınırsız hürriyettir. Milli iradenin temel kaynağı olan
milletin, kendisine böyle bir hürriyeti, eylem ve işlemlerden
sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz. Zira;
"Hakimiyyet Kayıtsız Şartsız Milletindir".
(2) Parlamentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O'na, bağımsız
davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendi
dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi
olmasının demokratik ve hukuki izahı olamaz.
Hukukta her hürriyetin, yada "SINIRSIZ HÜRRİYET" anlamına gelen
"SORUMSUZLUĞUN" da bir "KAPSAMI" olmalıdır. Meselenin bu tarafına
baktığımızda:
a.1.SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI
(1)SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:
Parlamento'da hizmet veren her insanın "SORUMSUZ"luğundan elbette
söz edilemez. Zira, "SORUMSUZ"luğun kaynağı "MİLLİ İRADE" ve sebebi ise
"PARLAMENTER FONKSİYON"dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyetten
yararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek
ve parlamenter olmak.
Vakı'a, bizim hukukumuzda, parlamenter olmadığı halde "SORUMSUZLUK"
ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atanan bakanlar
kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasası’nın 112/4 maddesiyle özel
olarak düzenlenmiştir.
Ağırlıklı olarak Fransız Hukuku’nda, bazı diğer Batı'lı ülke
hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesine
başvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle bir
düzenlemenin, parlamentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceği
kuşkusuzdur. Özellikle, "DENETİM" yollarının kullanılması esnasında
bilgisine başvurulacak olan ilgililerin böyle bir "SORUMSUZLUK"
teminatına sahip olmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda
bulunmaları daha kolay olur.
(2) SORUMSUZLUĞUN "YER" BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:
Bazı ülke anayasalarında, "PARLAMENTER SORUMSUZLUK" için yer
belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken,
"TEŞRİ GÖREV"le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli
görmüştür.
Temsili sistemini geliştirmiş, medeni ülkeler içerisinde layık
olduğu yeri yakalamış "DEMOKRATİK-PARLEMENTER SİSTEM"e sadık hemen her
ülke, "PARLAMENTER SORUMSUZLUK İLKESİ"nin önündeki her pürüzü
temizleyerek, sınırsız hürriyeti teminat altına almıştır.
Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikamette olmuştur. Mesela
1876 tarihli Kanuni Esasi'nin konuyla ilgili 47. Maddesinde
"...MECLİSİN MÜZAKERESİ ESNASINDA..." denilmişken; 1924 Anayasası’nın
17. Maddesinde "HİÇBİR MEB'US MECLİS DAHİLİNDEKİ RE'Y VE
MÜTALAASINDAN..." denilmek suretiyle, şümul, yer bakımından kısmen
genişletilmek istenilmiştir.
Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961 Anayasası’nın
79/1. maddesi ile, 1982 Anayasası’nın 83/1. Maddesi, "...MECLİS
ÇALIŞMALARI..." esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırmıştır.
Filhakika, 1924 Anayasası’nın 17. Maddesinde "MECLİS DAHİLİNDE"
denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki "PARLAMENTER
FAALİYET" sorumsuzluk teminatına alınmıştır.
Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha da isabetli bir
düzenlemeyle, "...MECLİS ÇALIŞMALARI..." sınırsızlığını -yer
bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.
Hiç şübhesiz, "...MECLİS ÇALIŞMALARI..." şümulü, 1924 Anayasası’nda
mevcut "…."MECLİS DAHİLİNDEKİ..." deyiminin şümulünü içermekte ve onu
aşmaktadır.
Buna göre parlamentere, meclis çalışmalarını tam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkânı tanınmıştır.
Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşleri teyid etmektedir:
a.2.DOKTRİN :
Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yer bakımından iki kısımda incelenmektedir.
(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:
Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu, komisyon
salonları, siyasi partilerin grup toplantı salonları; hatta diğer
müştemilat...
Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento'nun düşünülmesi mümkün olamaz.
Özellikle de "DEMOKRATİK-PARLAMENTER" sistemlerde... Esasen, hem
komisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de siyasi parti
gruplarına tahsis edilmiş mekânlar "MECLİS DAHİLİNDE" bulunmaktadır.
Siyasi parti gruplarının, daimi veya muvakkat komisyonların
katkılarının bulunmadığı bir "MECLİS ÇALIŞMASI"ndan elbette söz
edilemez.
Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu
Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. Safa
Reisoğlu'nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle
denilmektedir:
"...Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter
görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece,
milletvekilleri, meclis genel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık
divanında, danışma kurulunda ve PARTİ GRUPLARINDA kullandıkları
oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden
sorumlu tutulamazlar..." (Milliyet Gazetesi. 27.10.1992) (EK: Bölüm IV,
No:25). (2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:
1961 VE 1982 Anayasaları’nın "...MECLİS DAHİLİNDE..." kavramını
terkedip, "....MECLİS ÇALIŞMALARI..." noktasına gelmiş olmaları da
göstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse
de- "Meclis Dahili" işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.
Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 103. Maddesi, özel
komisyonların "ANKARA DIŞINDA DA ÇALIŞABİLECEĞİ..." hükmünü
getirmiştir.
Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’nun zaman-zaman ülke dışına çıkarak "PARLAMENTER FONKSİYON" ifa ettiği bilinmektedir.
Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de "PARLAMENTER FONKSİYON" ifa ettiği şüphesizdir.
Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram... gibi sebeplerle
parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyehatlerde de parlamentoyu
temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.
a.3.YARGI KARARLARI :
Parlamenter faaliyetin, yalnız "KÜRSÜ", "GENELKURUL" çalışmalarından
ibaret olmadığı; Siyasi Partilerin Grup Çalışmalarıyla, daimi ve geçici
komisyon çalışmalarının da "MECLİS ÇALIŞMALARI"ndan ma'dut bulunduğu
Anayasa Mahkemesi’nce de kabul edilmektedir.
Prof.Dr.Erdoğan TEZİÇ'in, "Türk Parlamento Hukuku’nun Kaynakları ve
İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları" isimli 1980 basımı eserinin 119.
Sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. Sayılı
Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir:
"...Anayasa ve içtüzük hükümlerine göre meclislerdeki SİYASİ PARTİ
GRUPLARI, içinde bulundukları meclislerin çalışmaları ile ilgili
faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş teşekküller olup, meclisler
dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez..."Bu karar çok açık
biçimde göstermektedir ki: Siyasi partilerin guruplarındaki
faaliyetleri "PARLAMENTER FAALİYETTİR". Ve bu faaliyet de "SORUMSUZLUK
TEMİNATI" altındadır.
1982 Anayasası’nın 153/6. maddesinde belirtilen: "ANAYASA MAHKEMESİ
KARARLARI"nın "YASAMA, YÜRÜTME VE YARGI ORGANLARI..." dahil tüm kişi ve
kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel
kurulda, Komisyonlarda ve Siyasi Partilerin Grup toplantılarında, hattâ
müştemilatta serdedilen "SÖZ", "OY" ve "DÜŞÜNCE"; "SORUMSUZLUK
TEMİNATI" altındadır.
a.4.HUKUKİ DÜZENLEMELER:
Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentoların
çalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde
"İÇTÜZÜK" lerle yapılır bu düzenlemeler.
Hiç şüphesiz, bir "MECLİS İÇTÜZÜĞÜ" Meclis’le ve Meclis
çalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı
kişi, kurum ve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle
bir örnek te yoktur.
Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de "MECLİS İÇTÜZÜĞÜ",
meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzim etmektedir.
Meclis'le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi bir kurumu,
kendi İÇTÜZÜĞÜ ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.
O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük’de zikredilen kurum ve kuruluşların faaliyetleri "MECLİS FAALİYYETİ"nden sayılır.
Örnek olmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:
(1)Anayasa’nın (1982) 68/2. maddesinde:
"Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez
unsurlarıdır." denildiğine göre; bir siyasi partiyi ve onun grup
faaliyyetlerini demokratik-parlamenter hayattan dışlamak mümkün olamaz.
(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasi parti gruplarının TBMM
Başkanlık Divanı’nın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.
(3) Yine aynı Anayasa’nın 95/2. maddesinde:
"...İçtüzük hükümleri siyasi parti guruplarının, Meclis'in bütün
faaliyyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda
düzenlenir." denilmektedir.
(4) 1982 Anayasası’nın 100/4. maddesinde: "Meclis'teki siyasi parti
gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz, karar
alınamaz..." denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu
anlaşılmaktadır: Benzer bir-iki istisna dışında TBMM'nin bütün
faaliyetleriyle ilgili olarak siyasi parti gruplarında müzakereler
yapılır ve kararlar alınır.
Esasen, siyasi partilerin gruplarında görüşülmemiş, tartışılmamış
bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak ve
savunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin
kullanılması düşünülemez. Hemen hepsinde, siyasi parti gruplarının
etkisi ve katkısı vardır.
(5) 1982 Anayasası’nın 162/2. maddesindeki düzenleme, Plan Bütçe
Komisyonu’nun teşekkül tarzını ve siyasi parti gruplarını
vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.
(6) TBMM İçtüzüğü’nün hemen her maddesinde siyasî parti gruplarını
şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdeta
siyasi parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.
İçtüzüğün 11. maddesi siyasi parti gruplarının, TBMM Başkanlık Divanı’nın teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.
(7) Siyasi partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün 18.
maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her siyasi parti grubunun kendi "İÇ
YÖNETMELİĞİ"nin, siyasi parti gruplarınca Meclis Başkanlığı’na vermesi
yükümlüğü getirilmiştir.
(8) Millet Meclisi Danışma Kurulu’nun teşekkül tarzı ve işlevi
İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine siyasi parti gruplarına
önem verilmiştir.
(9) Meclis müzâkerâtında, siyasi parti gruplarına öncelik tanınmış
olması da göstermektedir ki; siyasi parti grupları ve grup faaliyetleri
Meclis'in dışında telakki olunamaz.
(10) İçtüzüğün 107. maddesinde, denetim yollarında en etkilisi olan
GENSORU'nun verilmesinde -yazımda- siyasi parti gruplarına öncelik
tanınmış olması da grup faaliyyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.
(11) İçtüzügün 143. maddesindeki düzenlemeye göre:
"Millet Meclisi eski üyeleri... Genel Kurul ve Parti Grup
toplantılarına..." katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis
Genel Kurulu’ndaki faaliyet ile parti grubundaki faaliyeti eşdeğer
nitelikte görmüştür.
(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140. maddesinde de,
Millet Meclisi’ne ait bina, sair müştemilat aynı nitelikte mütalaa
olunmuştur.
Bütün bu ispat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki: SORUMSUZLUK "YER" bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.
a.5. SORUMSUZLUĞUN FİİL BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:
Sorumsuzluğun "KİŞİLER", "YER" bakımından sorumsuzluğunun izahından
sonra, bir de "FİİLLER" bakımından "ŞÜMULÜ"ne gözatacak olursak: Hangi
fiillerin "PARLAMENTER SORUMLULUK" şümulüne girdiğini birer birer
saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle,
meseleye ışık tutmak mümkün olabilir.
Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine "PARLAMENTER FONKSİYON"
olacaktır. Buna göre; Parlamentoda ileri sürülen görüşler, yapılan
konuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru
önergeleri... gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer
fiiller örnek olarak zikredilebilir.
a.6. SORUMSUZLUĞUN NETİCELERİ
Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesi vardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.
Doktrinde özetlendiğine göre, "SORUMSUZLUK"un üç neticesi vardır:
(1) SORUMSUZLUK MUTLAKTIR:
Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili
fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibata tabi
tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.
Çünkü; Anayasa'nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren
bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organının görev ve
yetki alanı dışında kalır.
Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir.
Zira Anayasa'nın 6. maddesine göre "Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz".
Yine Anayasa'nın 11. maddesine göre;
"Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını".... bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Milletvekili Sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür (md.83). Bu hükmü
kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükme aykırı
bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur.
(2)SORUMSUZLUK DAİMİDİR:
Yasama sorumsuzluğunun "DAİMİ" oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı,
milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiyle
milletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de
süre bitiminden sonra sorumsuzluk teminatından yararlanmaya devam
ederler. Hem filhal, hem de gelecekte "sorumsuzluğa" sahip temsilci
bağımsız davranma imkânını elde etmiş olur; böyle bir teminat da
millete hizmet imkânı verir.
(3) SORUMSUZLUK KAMU DÜZENİNDENDİR:
Sorumsuzluk, "PARLAMENTER FONKSİYONA BAĞLI" bir imtiyaz olduğu için
ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundan
dolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazı
kullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk
teminatı, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce
de re'sen nazara alınmak lazım gelir.
b. YASAMA DOKUNULMAZLIĞI:"Dokunulmazlık", Anayasalarımızdaki ilk
ifâdesiyle "Teşrii masuniyet" parlamenter faaliyetin bir başka
güvencesidir. 1982 Anayasası’nda hüküm şudur:
"Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir
milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez,
tutuklanamaz yargılanamaz...." (Anayasa Md. 83/2). Çok açık biçimde
anlaşılmaktadır ki, "dokunulmazlık" ancak üyenin mensubu bulunduğu
Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan "dokunulmazlık güvencesi"nin
dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.
Esasen, Anayasa’nın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğinde aynı
Anayasa’nın "başlangıç" bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate
almak gerekir. Mezkur hükme göre:
"Kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması
anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından
ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve
üstünlüğün ancak Anayasa'da ve kanunlarda bulunduğu;" Çok açık ifâde
edilmektedir ki: "üstünlük ancak ANAYASA ve kanunlarda"dır.
O halde, "KUVVETLER AYRIMI" gereği her organ kendi yetki sınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.
Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalan fiiller için)
elbette mahkemelerindir. Ancak, "dokunulmazlık" güvencesi devam ettiği
sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen
sorgulama, yargılama teşebbüsleri hem anayasal düzenlemelere uygun
düşmez, hem de kuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.
Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birinin yargıya
doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl anayasal aykırılığı oluşturursa;
mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk
sahasına girmesi o şekilde anayasal aykırılığı doğurur.
Kaldıki, Anayasa’nın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetleri ve bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.
O halde, "dokunulmazlık güvencesi" gündeme geldiğinde Anayasa’nın
Başlangıç Bölümü’nü, 6, 7, 8, 9 ve 83. maddelerini birlikte düşünmek
gerekir.
Zira, "meşrû devlet yetkisi" nin yegâne kaynağı "ANAYASA" dır (Anayasa Md. 6/2).
Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, "Dokunulmazlık..." başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir;
"Yasama dokunulmazlığı, genel olarak 'bir zırh', 'bir dokunulmazlık
statüsü' görünümündedir. Bu zırh içinde, Milletvekili kendi meclisinin
izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz,
soruşturulamaz, yargılanamaz, ADLİ TAKİBATA YADA YARGILAMA İŞLEMLERİNE
KONU OLAMAZ. Ve bu zırhın nedeni de, yasama meclisi üyesinin iktidarın
baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerinden
korunmasıdır. (...) Üyeyi bir baskı, komplo, iktidar çoğunluğundan
gelecek, bir tehdit, yada DEĞİŞİK SİNDİRME YÖNTEMLERİ karşısında
korumak ve görevini gereği gibi yapmasını sağlamaktır..." (Prof. Dr. S.
Batum Milliyet 13.2.1997) (EK: Bölüm IV, No:26).Yine Sayın Prof. Dr.
Bahri Savcı da "Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona ermesi" başlıklı
makalesinde:
"Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve
merkezleştiği temsilcidir, milletvekili... Onun, ayrıcalıkları -
korunmuşlukları - dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri,
özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız
edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve
sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur
ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak
alıkonulma, tutulma, yakalanma ve hapsedilme olasıklarından uzak
bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadar
özgür çalışabilmelidir."
....
"Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre de parlamenter
'Cürm-ü meşhud-u cinaî' (cinayet işleme anı) dışında, kendisine
suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı
yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre
dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif
edilemez, muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine,
bu hükmün gerekleri uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce,
ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin
böyle der".
....
"Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin 'düşürülmesi'
kurumunun yanına, işe Meclis'i karıştırmadan, O’nun dokunulmazlığının
kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis'in, ayrıca bir
değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi'nce
hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da
getiriyor!"değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:
"Ederlerse ne mi olur? Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur."
(Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27).
Netice olarak görülmektedir ki: "Sorumsuzluk" ve "dokunulmazlık" milli
iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ
vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.
Zira, aksi halde, Anayasa'nın temel esası olan "kuvvetler ayrımı"
prensibi ortadan kalkar, milli iradenin TBMM'de tecelli ettirdiği
aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple
değiştirilebilmesi imkânı doğar ki, bu durumun demokrasinin temel
esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir.
Nitekim, Sayın Başsavcı'nın, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin
ERBAKAN'a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği Grup
Genel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Savcılığı’nın, Anayasa'nın bu temel esaslarına aykırı olarak,
hazırlayıp TBMM'ye gönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığı’nca ilgili
savcılığa iade edilirken şu görüşlere yer verilmiştir:
"Bizim Anayasalarımız, Fransız Anayasa geleneğine paralel olarak
mutlak dokunulmazlığı kullanılan oy'un ve beyanın muhtevasına
bakmaksızın, sınırsız düzenlemiştir.
İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesinin şahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.
Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Bu
dokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam
eder. Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada
vazgeçilecek bir hak söz konusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir
cezasızlık hali söz konusudur."
....
"Mutlak dokunulmazlık için Anayasa’nın getirdiği sınırlar 83.
maddede yazılıdır. Bu metne göre meclis çalışmaları içinde oy, söz ve
düşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları
içindedir. Mutlak sorumsuzluğun, yüce meclis tarafından kaldırılması da
mümkün değildir."
....
"Yüce Meclis'in Anayasa’yı değiştirmedikçe muktedir olmadığı bir
konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkça yazılmadıkça,
kaide mutlak sayılır."
....
"Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu'nda yaptığı
konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafından
yasaklanmıştır. Parlamento'nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu
yasak, demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir." (TBMM Başkanlığının
20.08.1994 tarihli yazısı) (EK: Bölüm IV, No:28).
C.3. BU DAVA İLE, YÜRÜTME ORGANI ÜYESİ OLAN BAŞBAKAN VEYA BAKANLARIN
YARGILANMALARI YOLUNUN AÇILMASI ANAYASA’YA AYKIRIDIR. İddianamenin 10.
sahifesinin 5. paragrafında Sayın Başsavcı, Başbakan Necmettin
ERBAKAN'ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu ile İlahiyat
Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamak
istemiş, Başbakan’ın emsali çok ve gayet doğal davvranışını hiç ilgisi
olmadığı halde "Laikliği ihlal" iddiasına mesned yapmak istemiştir.
İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği, Türkiye'de ve
dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafından
verilmiştir.
Başbakan’ın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur. "Muhali
farz" ile varsayalımki "hukuka aykırıdır." Bu halde dahi Başbakan'lar
ve hükümetin diğer üyeleri "ceffel-kalem" sorgulanamaz, yargılanamaz.
Anayasa’nın 100. maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.
Meclis’in diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi
tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümet
üyelerini 100. madde yoluyla bir kere daha güvence altına almak
istemiştir.
Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, Komisyon Sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal:
"Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları
mevki dolayısıyla, olur - olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu,
ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir."gerekçesini ortaya
koymuştur (Danışma Mec. B 140 Otu.1. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29).
Yine aynı maddenin müzakerisi esnasında Anayasa Komisyonu Başkanı
Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir:
"Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar
aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara
bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divan’a sevk
kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak,
mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece o
seçim devresi içindir.
Şimdi burada, niçin bir bakanın görevi sırasında işlediği iddia
olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce
Divan’a verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor?.. Bunun
amacı Bakanı himaye etmektir. Yani bakanın görevi sırasında bazı suçlar
işleyebileceğini kabul etmesi ve meclisin bunu takdir ederek bakan
hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim
gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, mecliste
tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan
hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi
lazımdır." (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: Bölüm IV,
No:30).Yukarda arz ve izaholunduğu üzere, Anayasa’nın 100. maddesinin
gereği yerine getirilmeden bir başbakan’ın yada bakanın hangi mülahaza
ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hem
Anayasa’nın anılan maddesine, hem de "Kuvvetler ayırımı" ilkesine
aykırı düşer.
Netice şu ki: çok partili demokratik parlamenter sistemi kurallarına
uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımı
prensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan
"PARLAMENTER SORUMSUZLUK" ve "YASAMA DOKUNULMAZLIĞI" gibi kurumların
işlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa'nın 83. ve 100. maddelerinin amir
hükmüdür.